tr

Kullanıcı blogları

“DELİ KAYMAKAM”....

Cevat Fehmi Başkut tarafından yazılan “Buzlar Çözülmeden “ eseri, tiyatro ve sinema dünyasında çok önemli bir yer tuttu.

Biliyorsunuz; karın , giriş ve çıkışı engellediği bir Kasaba, Kaymakam bekliyor. Bir adam çıkıp gelince de onu Kaymakam sanıyorlar. Ama adam deli. O da o kasabada düzensizliklerin, adaletsizliklerin üzerine gidiyor.

Ama çok acele ediyor. Çünkü Buzlar Çözülünce her şeyin ortaya çıkacağını biliyor.

İşte bu ülkede alternatif her hükümetin başında bu olay var.

Bakın, Sayın Tufan Erhüman başkanlığında kurulan hükümete,  UBP'ye alternatif olarak kurulan her hükümete yapıldığı gibi,  ömür biçme müneccimliği yapılıyor.

“İki yıl gitmez, altı ay ancak” gibi ömür biçiciler  gırla.

Bunca deneyden sonra alternatif her hükümet, böylesi bir presle iş başına geçiyor. Hali ile bu ömür biçme, tek tek insanlarda, çeşitli toplum kesimlerinde ve aydınlarda büyük bir telaşa yol açıyor.

Aman, bir an evvel bize ve bana dönük iş yapılsın, değişim yaşama geçsin. Bir telaş bir acele. 

Kısacası alternatif her hükümet, “ Deli Kaymakam “ sendromu altında kalıyor. 

Hükümeti oluşturan partiler ve kadrolarda bu sendromun etkisinde kalıp,  “ Deli Kaymakam” aceleciliğine düşüyor.

Bu yüzden pek çok doğru ve yerinde değişim hamleleri, ön çalışması ve kamu oyu hazırlığı tam anlamı ile yapılmadan hızla  ele alınıyor. 

Bu değişimlerden rahatsız olan statükonun koruyucuları;  bu acele nedeni ile olaya, daha hazır hale gelmemiş insanların, kamuoyunun  önyargılarını, endişelerini kaşıyarak tepki organize ediyor.

Bu tepkiler ise değişim isteyen kitlelerdeki endişeyi artırıyor. Böylece “Deli Kaymakam” sendromu daha da artıyor.

Bundan ayrı olarak alternatif hükümet işine girenler, bu ortamda yalnız statükocuların presi altında kalmıyor. Ayni zamanda yine değişimden yana olan, ama hükümet dışı kalan sol partilerin ve çevrelerin de baskı ve muhalefeti altında kalıyorlar. Bunlarda değişime dönük tepkilerden siyasi nema almaya kalkıyorlar. Böylece statükocular hak etmedikleri bir potansiyelin üzerine oturuyorlar. 

Sonra alternatif hükümet yıkılıyor. Statükocular iş başına geliyor. Bu kez de herkes “ vay ki ne vay” çekmeye başlıyor.

Ancak CTP, HP, TDP, DP hükümetinde bu husus şimdilik yok. 

Sol, liberal, demokrat siyasi partilerin tümü hükümette.  Bu bakımdan en azından bu yan şimdilik yok. Ancak daha şimdiden bu partilerin destekçisi olan bazı kişi ve çevrelerden “ komplo teorileri” tadında Kuşku  ve genel güvensizlik ifadeleri geliyor. .

Kısacası bu hükümet ve kamuoyu bunca deneyden sonra “Deli Kaymakam” sendromundan kurtulmalıdır. Hele bakanları “en iyi ben çalışırım “ gösterisinin kurbanı olmamalıdır. 

Eğer olurlarsa, bilsinler ki kendilerine, mensup oldukları partiye ve hükümete zarar vereceklerdir.

Bu yüzden emin, ağır ve ciddi adımlarla ortak olarak ilerlemek en doğrusudur. “ Deli Kaymakam “ sendromu statükoyu besler. Bunu kimse unutmasın.


Ferdi S. Soyer Şub 5 '18

BASIN AÇIKLAMASI 

7 Ocak 2018’de  Erken Seçim gerçekleşecek.  Bu seçim döneminin toplumun çok yönlü sorunlarına çözüm zemini sağlamasını her yurttaş gibi beklemekteyim. 

Ancak siyasal alanın da sorunlar içinde olduğu bir gerçektir.  Bu sorunların aşılması gerekir. Fakat eskiye alternatif diye ortaya çıkan kimi siyasi akımlar ve eğilimler ise maalesef eskinin metotlarını yeni diye devam ettirmektedir.

1985 – 1990 Döneminde partim CTP’den Mağusa Karpaz milletvekili olarak seçildim. Daha sonra Aralık 1993 Erken Seçimlerinden sonra günümüze kadar Mağusa milletvekili olarak görevimi devam ettirdim.

CTP’ye üye olduğum 1972 yılından itibaren partinin Ocak, İlçe, MYK, PM ve Genel Sekreterlik, Genel Başkanlık görevlerinde milletvekilli olarak görev yaptım.  Bu görevler yanı sıra Tarım Doğal Kaynaklar ve Enerji Bakanlığı yanı sıra Başbakanlık Görevlerinde bulundum.

Bu süre içinde Mecliste Bütçe Plan Komitesine,  İdari İşler Komitesinde Hukuk ve Siyasi İşler Komitesinde görevler yaptım.  Çeşitli Meclis çalışmalarında inançların doğrultusunda görevimi, partim ve ilkelerimiz doğrultusunda yerine getirmeye çalıştım. 

Bütün bu süreç içinde partili arkadaşlarım ve farklı siyasi inançlara sahip partilere mensup milletvekilleri ve insanlarla diyalog ve saygı temelinde ilişki içinde görev yapmaya çalıştım.  Bu süre içinde değerlerimize bağlı olarak, ne minnetle gül kokladık. Ne zorbalık ve saldırganlıklara, çamur atmalara boyun eğdik. Ne de bizden farklı olanlara dönük gönül kırdık.  

Hep birlikte demokrasi, özgürlük barış ve Kıbrıs Türk halkının üretken, kendi kendini özgürce yöneten, sosyal adalet ve demokratik hukuk devleti yolunda ilerlemesi için o yola taş döşemeye ve daha gelişkin bir topluma ulaşmak için de  geçilemez denilen alanlara yol açmaya, köprü kurmaya, tüneller açmaya halkımızın desteği ve arkadaşlarımızın kararlı tavırları ile katkı koymaya çalıştık. 

Şimdi 7 Ocak 2018 seçimleri ile birlikte aday olmamaya karar verdim. Daha önce sorulan bu soruya cevap vermedim. Çünkü kararımı açıklamayı  partimin açtığı adaylık başvuru süresinin sonunu bekleyerek yapmak gerektiğine inandım. 

Aday olmayacağım demek ,CTP’ nin değerlerine, ilkelerine dönük sırt döneceğim veya onlara dönük edilgen kalacağım anlamına gelmez. Bu değerler için bir üye olarak tüm siyasi yaşamım boyunca gösterdiğim gibi çalışmaya elimden geldiğince katkı sağlamaya devam edeceğim. 

Bu vesile ile Genel Başkanımız Sayın Tufan Erhüman ’a bu seçimlerde ve sonrasında destek vermek en büyük görevim olacaktır. Genel Başkanımız yönetimindeki partimizin seçimlerden başarı ile çıkması görevimizdir. 

Bu vesile ile Kurucu Başkanımız Syn Ahmet Mithat Berberoğlu’nu , Sayın Özker Özgür’ü, Sayın Naci Talat’ı ve 1970’de başlayan  bu zor yol yürüyüşümüz sırasında yaşama gözlerini yuman tüm partilerimizi saygı ile yad ederim. Bu süreç içinde desteklerini esirgemeyen partilerimiz ve tüm seçmenlere, farklı inançlara sahip olsak ta  aynı toplumun mensubu olduğumuz, tüm insanlarımıza. Milletvekilliğim donemim içinde desteklerini aldığım şimdi gerek yaşamlarını yitirmiş olsun gerekse emekli çıkmış olsun ayrıca şu anda halen çalışan, tüm Meclis çalışanlarına da teşekkür ederim.

Eski -  Yeni demeden, esas olan, kuşaktan kuşağa, barışın, demokrasinin, hümanizmanın ve emeğin değerlerini taşıyan ilkeleri geliştirerek aktarmaktır. Bu seçimlerde CTP’nin başarılı çıkması için herkes üzerine düşeni yapmalı. Seçimler hayırlı uğurlu olsun.


Ömer Çelik'in Açıklaması ve Değerlendirme...

Crans Montana'da kaçan fırsat sonrası belirsizlik sürüyor.
Bu arada Türkiye'nin AB ilişkilerinden sorumlu Bakanı Sayın Ömer Çelik, AB'den Brexit kararı ile ayrılan ilgili İngiliz Bakanla yaptığı görüşmede, Kıbrıs sorununa da değindi.
Bu görüşme sonrası Sayın Ömer Çelik'in yaptığı açıklamada, Kıbrıs sorununa çözüm bulma aracı olan Toplumlararası Görüşmelerle ilgili ifade ettiği görüşler oldukça tartışmalı bir gündem yarattı.
Sayın Çelik, Crans Montana sonrası için " görüşmeler askıya alınmadı, durmadı, bitti " dedi. Yani bundan sonra kaldığı yerden devam olgusu yok.
Bu açıklamanın ise Brexit kararı alan ve bu temelde girişimler yapan İngiliz Hükümetinin ilgili Bakanı ile yapılan görüşmeden sonra yapılmasının, söylenenler kadar önemi vardır..
Ancak bu konuda yorum yapmadan önce, durumu dün ve bugün açısından değerlendirmek gerekir.
DÜN.
Bu nedenle öncelikle çözüm ümidinin tıkanması açısından dün yaşanan benzeri durumla, bugünü gözden geçirmek ve kıyaslamak gerekir.
Federal çözüm olgusuna en yaklaştığımız dönem olan Annan Planı tartışmaları sonrasında 24 Nisan 2004'te Referandum yapılmıştı.
Bu Referandumda Kuzeyin Evet demesine karşın, Güneyin Hayır'ı ile çözüm gerçekleşmemişti..
İşte o olaydan sonra, çözüm konusunda ve görüşmelerin kendisine dair, ayni bugün yaşadığımız belirsizlik hali doğmuştu.
Kuzeyde:
O dönem, Kuzeyde, bugün yaşananın tersi bir ortam vardı.
Güneyin Hayır oyu ile yaşanan derin hayal kırıklığına karşın, görüşmelerin ve Federal Çözüm arayışının devamına yönelik olarak Kuzey Kıbrıs'ta ciddi bir halk isteği ve iradesi vardı.
Türkiye'de de hakim siyasi anlayış buna aykırı değildi.
Evet; Kuzey Kıbrıs'ta ve Türkiye'de belli ciddi kesimler, görüşme sürecinin yeniden başlamasına dönük bir karşıtlık içindeydiler.
Ancak Kuzey Kıbrıs'ta görüşme sürecinin yeniden başlamasına dönük önemli bir halk isteği ve iradesi vardı.
Fakat, o dönem bunu ele alıp işleyecek bir Hükümet ve Cumhurbaşkanlığı yoktu.
Çünkü; 24 Nisan 2004 Referandum'un ertesi günü, CTP- DP Hükümeti Meclis'teki çoğunluğunu kaybetmiş ve düşmüştü.
Cumhurbaşkanı'ı olan Rahmetli Sayın Rauf Raif Denktaş ise görüşmelerin yeniden başlaması girişimini yeniden ele almayı aklından dahi geçirmezdi.
Yetkili Cumhurbaşkanı olan Sayın R.R. Denktaş aksine, 24 Nisan Referandumunda Güneyin "Hayır" kararı ile Federal Birleşik Kıbrıs Projesinin çökmesi üzerine, ayni gece, halka dönük yaptığı açıklamada; Hayır diyen Güney için, "Allah Kıbrıslı Rumlardan razı olsun" demişti.
Kuzeyde görüşmeleri yeniden başlatacak halk iradesi vardı.
Ama bunu yürütebilecek olan bir etkili bir yürütme mevcut değildi.
Bu çıkmaz, aylarca süren Hükümet krizi ile devam etti.
Ta ki 2005 başında Anayasal zorunluluk nedeni ile Erken Seçimlerin gerçekleşmesi ve yine bu seçimlerden CTP'nin başarı ile çıkması ve arkasından da gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise Sayın Talat'ın seçilmesine kadar bu hal sürdü.
Bu gerçekleştikten sonra, yani Kuzeyde görüşmeyi yeniden başlatma ve Ferderal çözüm iradenin yürütülmesi için siyasi temelin bu gelişmelerle yeniden halk iradesi ile güçlü olarak doğmasına ve ayni zamanda Türkiye'de de AK Parti Hükümetinde de hakim siyasi isteğin bu olmasına rağmen, görüşmeler başlayamadı.
Güney:
Çünkü, Güney Kıbrıs'ta iş başında olan Sayın Papadopullos'un yönetimi, BM zemininde "kaldığı yerden " görüşmelerin başlamasına karşı idi.
Papadopulos Yönetimi; 24 Nisan Referandumu öncesi uluslararası kamuoyuna söylediklerinin tersine, halkını, Referandumunda "Hayır" oyu kullanmaya teşvik etmişti.
Halkına da "Hayır" için yaptığı çağrıda ise, " devlet aldım, toplum teslim etmem" demişti.
Yani açıkça; iki bölgeli, iki toplumlu, Federasyona karşı olduğunu ilan etmişti.
Bu yüzden çözüm olmadan AB üyeliğini de alan Güneyin Federasyon karşıtı bu siyasi zihniyetin etkinliğinde Federasyonu temel alan Toplumlararsı görüşmelerin başlamasını istemesi, eşyanın tabiatına aykırı idi.
Nitekim, Sayın Papadopulos o dönem BM Genel Kurulunda yaptığı konuşmada, tüm dünyaya "Osmosis" ile sorunu çözmekten açıkça söz etmişti.
Yani, Kıbrıslı Türklerin 1964'te gasp edilmiş KC içinde eritilmesi hakimiyetçi anlayışını ifade etmişti.
Buna karşın bu süreçte gerek Kıbrıs Türk Tarafı, gerekse dünya görüşmelerin başlaması için çok girişimler ve denemeler yaptı.
Bunların biri de Sayın İbrahim Gambari'nin ismi ile anılan süreç idi.
Ama hiç bir şey görüşmeleri yeniden başlatmaya yetmedi.
Nereye kadar?
Ta ki Güneyde seçimlerin yapılmasına ve o seçimlerde Sayın Papadopulos'un yerine Sayın Hıristofyas'ın seçilip göreve gelmesine kadar.
Sayın Hıristofyas seçildikten sonra 2008 içinde Talat- Hıristofyas arasında BM zemininde görüşmeler yeniden başladı.
Yani, 24 Nisan 2004 Refrandumundan sonra görüşmelerin yeniden başlaması için 4 yıl geçti.
Geçen o dört yılda, yığınla belirsizlik ve gerginlik dolu dolu yaşandı.
Talat- Hıristofyas'tan sonra, Eroğlu - Hıristofyas ve Eroğlu- Anastasiadis arasında geçen görüşmelerde (2010- 2014) ise havanda su dövüldü.
Bir tek, 11 Şubat 2014'te Dış Dinamiklerin yoğun etkisi ve dönemin Türkiye Hükümetinin açık desteği ve telkini ile Eroğlu- Anastasiadis arasında Ortak Belge imzalandı. Bu son derece önemli idi.
Bunu da sağlayan etken, Eroğlu'na karşın, Kıbrıs Türkleri'nin enerjik iç dinamikleri ve Türkiye'nin de içinde yer aldığı dış dinamiklerin olumlu motivasyonu oldu,
Arkasından Sayın Akıncı'nın Cumhurbaşkanlığına seçilmesi ile Sayın Anastasiadis'le çözüm odaklı özlü görüşmeler başladı.
Ancak bu görüşmelerde olumlu gelişmeler olmasına karşın, sonuç oluşmadı.
Üstelik ilk defa Mont Pelerin ve arkasından gerçekleşen Crans Montana' da Garantörlerin de katılımı ile 5'li Konferans olmasına karşın süreç tıkandı.
Bu tıkanıklığın sorumlusunun Güneyin bağnazları olduğu bence açıktır.
Bu görüşüme itirazı olanı da saygı ile karşılarım. Ama gerçekler açıktır.
Peki Şimdi?
Peki Güneyde gelişen Federal Çözümü tıkayan sorumsuzluklar ve bağnazlıklar nedeni ile artık Toplumlararası görüşmelerin gerçekleşmemesi gerektiğini savunmamız mı gerekiyor?
Bu soruyu cevap ararken çok yönlü tartışmamız gerekir.
Cevap öyle koyalıkla evet veya hayır diye verilemez.
Önce şunu unutmamamız gerekiyor.
24 Nisan 2004'ten sonra çözümsüzlüğün sorumlusu yine Kıbrıs Türk Tarafı değildi. Bunu şimdi ki gibi yine Güneyin bağnazları sağlamıştı.
Ama buna karşın, o koşullarda, günümüzde yaşadığımız gibi Kuzeyde, öfke ile "artık görüşme yok yerine", o alana yeniden girmek çabası, içimizdeki tüm karşı çıkışlara rağmen, Kıbrıs Türk Toplumunun temel siyasi zemini idi.
Bu görüşmeleri yeniden başlaması isteği üstelik, tek başına Kıbrıs Türk Toplumunun iradesi de değildi.
Dış Faktör de bu isteğe dönük besleyici destek oluşturuyordu.
Güneyin Hayır tavrı ile Kıbrıs'ta Çözümsüzlüğün devam etmesi, o günün koşullarında üyesi de olmasına karşın AB'nin de çıkarına ve tavrına da uygun değildi.
Ayni şekilde o dönem Türkiye - AB ilişkilerinin içinde bulunduğu olumlu zeminde, Türkiye'yi de 2004'te yaşanan hayal kırıklığına karşın, Toplumlararası Görüşme ve Federal çözüm siyasetinden uzaklaştırmamıştı.
Tüm bu etkenler Güneyde; Referandumda Hayır oyu veren Kıbrıs Rum Toplumunun çoğunluğunun da o süreci sorgulamasına yol açmıştı.
Çözüm olmadan AB üyesi de olmuş olmalarına karşın, oluşan durumun olumlu olmadığını görmüşlerdi.
Bu yüzden "Etnarh'lığa" soyunan ve milliyetçi zafer kazandığını ileri süren Sayın Papadopulos 'un yerine, Kıbrıs Rum Halkı seçimlerde; Görüşmeleri Federal Kıbrıs temelinde yeniden başlatmak hedefini ortaya koyan Sayın Hıristofyas'ı seçmişti.
Yani, Kıbrıs sorunun doğrudan tarafı olan Kıbrıslı Türkler ve Rumlar ile Yunanistan ve Türkiye ile AB; 24 Nisan 2004'te Federal Çözüm yolunda oluşan ciddi yol kazasına karşın, Kıbrıs sorununun Federal zeminde çözümü devinimin önemini kendi çıkarları açısından önemli bulmaktaydılar.
Bunun için görüşme sürecinin başlamasını da motive etmişlerdi.
Bu yüzden 24 Nisan sonrası oluşan ve dört yıl süren önemli boşluğa karşın, görüşmelerin kesilmesi değil, yeniden başlaması her taraf için önemli bir temel oldu.
Buda tam dört yıl sonra yaşam buldu.
AKAN SU ve EİDE'nin UYARISI:
Ancak," akan suda ayni su ile yıkanılamayacağı" gerçeği hiç akıldan çıkmaması gerekir.
Çünkü günümüzde bölge, dünya ve Avrupa Konjüktürü, 24 Nisan 2004 dönemi sonrası gibi değildir.
Crans Montana çıkmazı sonrasında BM Genel Sekreteri Kıbrıs Temsilciliğinden istifa eden Sayın Eide'nin Kıbrıs'a görev için ilk geldiğinde, her iki tarafın basınına söylediği gerçeği; ne biz, ne Güney tam anlamı ile idrak etmedik...
O zaman Sayın Eide; "siz Kıbrıslılar şanslısınız. Çünkü BM Güvenlik Konseyinin 5 daimi üyesinin, tüm dünya meselelerinde birbirleri ile çelişkileri, çatışmaları var. Ama yalnızca Kıbrıs sorunu konusunda Federal Çözümde hem fikirdirler" demişti.
Ama arkasından da şunu ilave etmişti.
"Ancak bu ilanihaye devam etmez, bu yüzden elinizi çabuk tutun" demişti.
İşte bu sözün önemi bugün ortaya çıkıyor.
Crans Montana öncesi oluşan ve artık günümüzde çok daha netleşen bir durum var. Günümüzde BM Güvenlik Konseyinin Beş Daimi üyesinin ve ayni zamanda AB ve onun etkili üyesi Almanya'nın birbiri ile ilişkileri, konumları bugün, dünden farklıdır.
ABD'de Sayın Tramp'ın seçilmesi ile başlayan ciddi ve farklı sağ radikal değişimler ve bunun yol açtığı gerilimli politik gelişmeler etkendir..
Çin -ABD arasında giderek tırmanan ekonomik siyasi gerginlikler var..
Rusya ile ABD arasında yaptırımlarım artırılması ile tırmanan ve soğuk savaş dönemini hatırlatan silahlanma yarışı ve gerginlikler var.
İngiltere'nin Brexit ile AB'den ayrılmasının Avrupa ana kararası ile İngiltere arasında yol açtığı belirisizlik hakimdir. Yani "Garantörümüzden" biri daha AB dışına düştü.
İngiltere'nin bu Brexit kararı sonrası ABD ile gelişen ilişkileri ve bölgeye dönük belirsizlik içinde tavrı var. Her şeyi, bu yeni duruma uyarlayacak arayışlar içindedir.
Ayni zamanda AB içinde Amerika'nın Sayın Tramp'la gelişen siyasetine dönük oluşan ciddi tepkiler var.
Özellikle Almanya'nın, Avrupa vurgusunu öne alan yeni arayışları ve ABD'ye dönük artan temkini ve mesafeli duruşu dikkatlerden kaçmıyor.
Bölgemizde ise Suriye ve Irak'ta var olan çatışma ve gerginlikler, bu büyük güçlerin gelişen yeni çelişkileri ışığında Bölgemizdeki güç yarışını, çok etkilemektedir,
Ayrıca bölgenin etkin devletleri İran, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, İsrail'in birbirleri ile farklılıkları ve güç yarışları ve bu yeni çelişkilere de eklemlenen duruşları var.
Bütün bunlardan ayrı olarak Türkiye-AB ilişkileri gerginliğin de ötesine geçen çatışmalı bir hale doğru sürükleniyor.
Buna bağlı olarak Almanya ve Türkiye arasında giderek daha da kötüleşen ilişkileri de göz ardı etmek mümkün değildir.
Ayrıca bütün bunlara eklemlenen Doğu Akdeniz'deki Hidrokarbon krizi ve bunun da etkilediği Türkiye ve Yunanistan arasında sertleşen atmosfer var.
Türkiye- Yunanistan ilişkileri, 2004 öncesi ve sonrası sürecin aksine, günümüzde çok olumsuzdur.
Siyasi söz dalaşları, ayni zamanda iki ülke arasında sınır tartışmalarına kadar uzanmaya başladı.
Bu bakımdan, Crans Montana sonrası içine girdiğimiz bu tıkanıklıkta; Dış Dinamiklerin etkisi, 24 Nisan 2004 Referandum sonrasında, görüşmelerin yeniden başlamasını teşvik edici gibi değildir, bundan çok uzaktır.
Özellikle, Türkiye - AB ilişkileri ve Türkiye- Almanya ilişkileri; Kıbrıs'ta çözüm yönünde Türkiye'yi motive eden AB kaldıracı açısından teşvik edici değildir.
Aksine, bu yeni gergin ilişkiler, çözüm arayışının önünü tıkayan bir özellik taşımaktadır.
KALDIRAÇ, TIKAÇ OLUYOR:
Türkiye'nin AB için üye adayı olma ön kapısını açan, 1999 AB Helsinki Zirvesi kararı sonrasında, Kıbrıs sorununun Federal temelde çözümü için Türkiye siyasetini motive ettiği dün yaşadığımız gerçektir.
Bu temel, 2002 başında başlayan Denktaş- Kleridis görüşmelerini ve sonrasında gelişen Annan Planı sürecini de olumlu olarak besledi.
Bu hem 2004 Referandumuna giden sürecin oluşmasında, hemde Referandum sonrasından günümüze kadar süren BM Temelinde Federal Çözüm arayışının canlı kalmasında olumlu etkendi.
Ancak şimdi, Crans Montana'daki tıkanmadan sonra, durum farklı.
Çünkü Türkiye- AB ilişkilerinin bırakın yaralı olmasını, bu ilişkiler, komada.
Ayrıca, Türkiye- Almanya ilişkileri de çok berbat bir gerginlik yaşıyor.
Üstelik günümüzde, Türkiye'de, AB ve Batı ile bütünleşme yerine, İran, Rusya ve Çin ile Batıya alternatif arama anlayışlarının dile getirildiği bir düşünce de yaşanıyor.
Üstelik, Suriye ve Irak sorununda ABD ile Türkiye arasında da ciddi gerginlikler yaşanıyor.
Bu yüzden Türkiye'de ABD ile "stratejik ortaklık" kavramı dahi sorgulanıyor.
Kısacası, günümüzde Türkiye'yi dün Kıbrıs'ta Federal Çözüme dönük motive eden Batı, AB ve ABD kaynaklı konjüktürel motive edici gelişmeler çok zayıftır.
Bu yüzden Türkiye, Kıbrıs sorununda çözüme motive olma konusunda, bu temelde, dünkü konum ile ayni noktada değildir.
Bu nedenle Sayın Ömer Çelik'in, Crans Montana sonrası için verdiği ve bugün "görüşmeler kopmadı, donmadı, bitti açıklamasını" bu etkilerden uzak ele alıp değerlendiremeyiz.
Hele bunu Brexit'ci İngiliz Hükümetinin temsilcisi ile yaptığı görüşme sonrası ifade etmesi de çok ama çok önemlidir.
Bu konu göz ardı edilmeyecek bir öneme sahiptir.
Çünkü dün; bu ülkenin milliyetçilerinin, Federal çözüm için 2002 ile başlayan ve Türkiye'nin desteklediği dinamiğe dönük olarak tepkilerinin, "Türkiye'nin AB üyeliği yolunda kurban ediliyoruz" olduğunu unutamayız.
Onlar," AB üyeliği için satıldık " derlerdi.
Ayni şekilde; 1997- 2002'ye kadar olan ve Federal Çözümden uzak, Konfederasyon isteği ile hareket eden o dönemin, Kıbrıs Türk ve Türkiye hakim siyasine dönük olarak eleştiriler yapan Kıbrıs'ın sol güçlerinin de o süreç için; "Kıbrıs, Türkiye'nin AB üyeliği yolunun açılması için rehin tutuluyor" tesbitinde bulunduğunu da unutamayız.
Yani; Türkiye - AB ilişkileri dinamiğinin, Kıbrıs sorunun çözümünü teşvik etmek veya çözümsüzlük için tıkaç olmak gibi bir önemli nokta olduğu çok açıktır.
Bu nedenle, Güneyin Bağnazları, çözüm olmadan üye oldukları AB'yi, Federal çözümü motive edecek bir KALDIRAÇ olarak değil, ama bu tek yanlı üyeliği, 1964 statükosuna yol açmak için geliştirdikleri gerici politikaları ile tıkaç yaptılar.
Böylece, çok şey elde edecekler ve Türkiye'yi daha da tavize zorlayacaklar diye bu üyeliği Türkiye'yi köşeye sıkıştırma aracı yaptılar.
Bu yüzden alabildiğine Türkiye - AB görüşmelerinde yüklerini yığdılar. Türkiye- AB üyelik görüşmelerini vetolarla, blokajlarla tıkayarak sonuç elde edeceklerini zan ettiler.
Ne oldu?
Bugün yaşadığımız çıkmazlar gelişti.
Bugün bundan ders çıkartıyorlar mı? Crans Montana sonrası süreç için Türkiye'yi uluslararası alanda ve Avrupa'da köşeye sıkıştırarak yol alacaklarını açıklamaları ile ifade etme aymazlığını hala ifade ediyorlar.
Dün bu tutumla yol açtıkları hasardan hala ders çıkartmadıkları meydanda,
Peki, AB açısından da konuyu eşeleyelim. Önce şu soruyu soralım.
Kıbrıs'ta Federal çözümü önceleyen hangi akıl; Cerans Montana' da Kıbrıs'ta çözüm için önemli zirvenin daha ilk gününe rastlayan zamanlama ile Avrupa Parlementosunda, Türkiye - AB üyelik sürecinin askıya alınması kararı alır?
Bu ancak Kıbrıs'ta çözümü teşvik etmekten uzaklaşan bir akıl olabilir.
AB'de bu nedenle Türkiye ile oluşan çelişkilerin etkisinde Güneyde hakim olan anlayış gibi çözüm için kaldıraçtan, tıkaç olmaya doğru bir durum içine girdi.
İşte bu yüzden günümüzde Dış Dinamikler, Kıbrıs'ta görüşme sürecinin yeniden başlamasını motive edici değildir. Aksine engeldir.
Peki İç Dinamikler?
Buna karşın, iç dinamikler de günümüzde, görüşme sürecinin yeniden başlatabilecek ve böylece Dış Dinamikleri de buna destek olmaya teşvik edebilecek bir olgunlukta ve enerjide de değildir.
Maalesef iç dinamikler açısından da enerji kaybı öndedir.
İşte bu gerçekler ışığında çözüm görüşmelerini yeniden başlatmak noktasında önemli bir ataleti yaşadığımız açıktır.
İşte dönemde bırakın görüşmelerin yeniden başlatılması devinimini bir yere, Federal Çözümün hala doğru ve geçerli çözüm yolu olduğu tesbitinin, hiç olmazsa iç dinamikte, yani halkın içinde yok olmamasını sağlamak Kıbrıs Barış güçlerinin öncelikli güncel hedefi durumundadır. Ne acıdır ki gerçek budur.
Ayrıca iç dinamiklerin yalnızca, "görüşmeler başlasın " demekle bunu sağlayamayacağını da bilmeleri gerekir.
Bunun nasıl ve hangi metodoloji ile başlayabileceğini ve artık ucu açık görüşmelerin temelinin halk indinde yer bulamayacağı gerçeği temelinde, zaman mevhumunun artık çok ama önemli olduğu açıktır. Bunun bilinci içinde, bu konularda iki taraf arasında ortak bir anlayış geliştirmek ve üretmek en önemli görevdir..
Bunun için iç dinamiklerin ayni zamanda, bu olumsuz ortamda, durumun daha da kötü ve çatışmalı bir hale dönmemesi için özel bir gayret içinde olması gerekir.
Bu temelde İki tarafın kamuoylarına ve başta Türkiye ile Yunanistan Kamuoyuna Kıbrıs Sorununun Federal çözüm temelinde sonuçlanmasının önemi, adeta "sil baştan" yeniden ve ısrarla anlatılmalıdır.
Ayrıca Türkiye - AB ilişkilerindeki gerginliğin ve kopuşun; ne Türkiye, ne Yunanistan ne de AB ve Bölgemiz, Doğu Akdeniz ve Avrupa'ya huzur getirmeyeceğini ısrarla Avrupa kamuoyuna da aktarmalıyız.
Evet, görüşmeleri yeniden başlatmak zordur. Ama bu zorluğu, eğer değerlendirmeleri sağlıklı yapar ve yaşadıklarımızdan dersler alarak tavrımızı farklılaştırarak, konuyu ele alırsak aşabiliriz.
Sayın Ömer Çelik'in açıklamalarını bu temel üzerinden de okumalıyız. O zaman kopuşu değil ama yeniden sonuç alabilecek zeminin doğmasına katkı sağlayabiliriz.
Ferdi S. Soyer Ağu 18 '17
"Barika-i Hakikat Müsademe..."Ferdi Sabit SOYER
Diyalog Gazetesi 17 Ağustos 2017,

Paylaş
Namık Kemal'e atfedilen bir söz vardır. Lise yıllarımızda Edebiyat öğretmenimiz Eribe Yağcıoğlu hanımdan öğrenmiştim ilk olarak bunu.
"Barika-i Hakikat Müsademe-i Efkârdan Doğar".
Lise yıllarında "aytışma" olarak tanımlanan çalışma nedeni ile bu sözü ifade etmişti.
Yani Hakikat, farklı fikir ve düşüncelerin çatışmasından doğar. Ancak bu sözü öğrendiğim dönemde, kimi düşüncelerin, kitapların, yazarların ve şairlerinde yasaklı olduğunu da öğrenmiştim.
Onlardan birinin eserini üzerinde bulmaları halinde işin dumandı.
Bizim nesil lise yıllarında Mücahittik de. 16 yaşında Kışlada idim. Sabahleyin 7.30- 13'e kadar okuldaydık. Okuldan çıkar, koşa koşa Kışla'ya giderdik. Okul üniformasını çıkartır, askeri üniformayı giyer ve saat 14.30'da kışlada içtimada hazır olurduk. Sonra askeri eğitim, nöbetler başlardı.
Yani Ermeni şarapcı Amerikano'nun dediği gibi. "Gündüz Cahit, gece Mücahittik."
Önce müdür, sonra komutan
Okulda sabahleyin önce Müdürümüz bizi hazır olda tutar. Nutkunu ve kendince suçlu gördüklerini söylerdi. Malum biz "erkek lisesi" idik. "Erkektik"...
Sonra birerli kol, müdürün önünden geçer, okul üniformasının eksiği var mı yok mu? Bakar. Bir de geçerken pantolonun paçasını da çekecektiniz, bakalım çorabın rengi, siyah mı? Eğer siyah değilse vay halinize.
Öğlen 14.30'da Kışlada içtimada idik. Bu kez, Askeri üniforma tamam mı? Paçalar, Bot'un üstünde lastikle düzenli mi duruyor? Bende 16 yaşın içinde, kendi kendime, "Ne hal be, disiplin dedikleri paça ve saç sakal mı" der öfke duyardım.
Kitap...
İşte bu atmosferde kışlada nereden geldiğini bilmediğim bir kitap buldum. Okudum, çok beğendim. "Erich Maria Remarque'nin, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" isimli kitabı idi.
Savaşın anlamsızlığını ve militarizmin insanlıktan uzak durumunu ortaya koyan güzel bir romandı. Bu kitabı gece 1- 4 nöbetinde küçük pilli ceb feneri ışığında komutana yakalanma korkusu içinde okumaya başlamıştım. Nöbet bitti, ama kitap bitmedi.
Onu, Parka'nın cebinde, Kışlaya, koğuşa getirdim. Yine ceb feneri ışığında sabaha kadar okudum, bitirdim.
Çok beğendim. Arkadaşlara verdim. Kitap elden ele gezdi. Sonra "yakalandı".
Vay ki ne vay. Çekmediğimiz kalmadı. En sevindiğim yan, kimse kimseyi satmadı.
Arkasından 1971’de Türkiye'ye gittik. Malum, 1971 darbesi, sıkıyönetim var. Fırtına ismi altında, tüm İstanbul'un sokağa çıkma yasağı ile evde hapis edilip, yoklanmasını yaşadım... İlk baktıkları da silah değil, kitap, dergi ve gazete idi.
İşte böyle bir atmosferde, "Barika-i Hakikatın Müsademe-i Efkârdan" doğduğu sözünün dinamiğini değil, aksine baskı ve yasakla belli bir düşüncenin hakimiyetinin aranmasının hakim siyasi anlayış olduğunu öğrendim. Buna isyanım hala sürüyor...
Ne oldu? Kimseninde baskı, yasak ile bir yere varamadığını da yaşayarak öğrendim...
Ne uydu ol, ne ara...
Bunu neden yazdım? Bunca yaşanmışlıktan sonra polis araması ile kuyulardan kitaplar çıktığına dair haberi gazetelerde okuyunca bunlar aklıma geldi.
"Az gittik, uz gittik hala bir arpa boyu yol gitmedik". Evet, kitabın korkudan kuyuya atıldığı ve bulunmasının da bir şey yakaladım havasında, haber yapıldığı yerde hakikat ortaya çıkmaz.
Üstelikte bugün karşı olduğuna bu yapılırsa, sonrasında bunun arkasının herkese gelebileceği endişesini taşıdığım için bunu önemsedim ve yazdım.
Evet; terör, darbecilik karşı çıkılması ve nefret edilmesi gereken çok zararlı eylemlerdir. Ama darbeye, teröre karşı en önemli panzehir, demokratik değerler içinde düşüncenin özgürce tartışılması ve yanlışın ortaya bu şekli ile çıkmasıdır.
Ancak ne acıdır ki farklılıklar, hala tartışma temelinde hakikatin ortaya çıkmasının dinamiği olamıyor. Aksine farklılıklar kamplaşma ve düşmanlaşma aracı kılınıyor.
"Ya bendensin ya düşmansın." Üstelik farklılık adı altında sövme, sayma, çamur atma. Hemde sosyalleştiğimizi zan ettiğimiz sosyal medyada hakim oluyor...
Bu mantık, yalnızca farklı siyasi partiler arasındaki ilişkileri belirlemiyor. Bu mantık; görüşe sahip olduğunu söyleyen siyasi partilerin içinde dahi hakimdir.
Ayni görüşte olsanız dahi nüanslarda ve bazı esaslarda farkınız olabilir. Olmalıdır da. Ama siyasi partiler arasında olduğu gibi, onların kendi içinde dahi farklılaşmaya tahammül yok. Çünkü aranan, toplumda ve siyasi partiler arasında ve onların içinde "homojen" bir yapıdır. Ama böyle bir yapı ile ne birlik olur, nede dinamik bir yaşam gelişir. Birlikler yapay olur. Bu nedenle; ne uydu ol, ne uydular ara...
Bu yüzden, "Barika-i Hakikat Müsademe-i Efkârdan Doğar" sözü hala önemlidir. Farklıkları, sövme, yasakçılık, düşmanlık olmadan, tartışmayı becerdiğimizde gelişmeyi sağlayabileceğiz.

Yorum Gönder



Ferdi S. Soyer Ağu 18 '17


MARAŞ MI DEDİNİZ? DÜŞERSİNİZ ve METİN HAKKI
(3 Ağustos 2017 Diyalog Gazetesi)
Kıbrıs sorunundaki gelişmelerle bağlantılı hamaset havada uçuyor. Havada uçan
keskin sözlerden biri "Maraş'ı Tek Taraflı Açalım" ifadesidir.
Bakın, "Maraş'ı tek taraflı açalım", sözüne dört elle sarılanlara şunu söyleyelim. Bu adımla ip, toplumun ve Türkiye'nin ayağına dolanır. Birlikte düşeriz. Neden?
Çünkü bu sözü söyleyenler KKTC Hukuk düzeninden dahi haberdar değillerdir.
Bir kere siz Maraş'ı açıp, eski sahiplerine "Türk Kontrolünde" veremezsiniz.
Ayni şekilde Maraş'ı BM denetiminde açıp, eski sahiplerine de veremezsiniz.
Buna KKTC Hukuk düzeni engeldir.
Çünkü, Mağusa Kaza Mahkemesi tek taraflı bir dinlemeden sonra o günün atmosferi içinde 2005'te aldığı bir kararla , " Maraş'ın Evkafa ait olduğu hükmünü" vermişti.
Bu yüzden bugün olayın üzerinde KKTC Hukuk kilidi oluştu.
Ayrıca 2005 mahkeme kararı nedeni ile KKTC Yüksek İdare Mahkemesi, açılan bir davaya bağlı olarak geçen yıl, Maraş'taki Kıbrıslı Rum mülk sahiplerinin mülkleri ile ilgili olarak Taşınmaz Mal Komisyonuna dahi başvuramayacağını da hükme bağladı.
ŞİMDİ AHİM YOLU...
Bu yüzden bugün AHİM'e Maraş'la ilgili olarak davalar açılmaya başlandı. Bu yıl Mayıs ayında iki dava açıldı.
Çünkü AHİM kuzeyde kalan mülkleri ile ilgili olarak Kıbrıslı Rum mülk sahiplerinin KKTC'deki İç Hukuk Yolunu tükettikten sonra kendisine başvurması kararını almıştı.
Bu iç hukuk yolu da Taşınmaz Mal Komisyonu ve KKTC Yargısıdır. Bu yolu AHİM, değerli bir iç hukuk yolu olarak öngörmüştü.
Kısacası Kıbrıslı Rum mülk sahipleri ancak bu iç hukuk yolu tüketildikten sonra AHİM'e başvurabilirdi.
Ancak, Yüksek Idare Mahkemenin, Mağusa Kaza Mahkemesinin zamanında aldığı karara bağlı olarak, Maraş'taki mülkler için Kıbrıslı Rumların TMK'ya başvuramayacağını hükme bağlaması üzerine, iç hukuk yolu kalmadığı veya olmadığı için, Kıbrıslı Rum mülk sahiplerinin AHİM'e başvurma hakkı doğmuş oldu.
Bu nedenle Mayıs ayında şimdilik iki dava açıldı.
Atıp Tutanlar Söylediklerini Yapamazlar.....
KKTC Yüksek İdare Mahkemesi iç hukukun bu durumuna bağlı olarak o kararı verdi. Dolayısı ile siz siyaseten iç hukukun bu gerçeğinin üzerinden de atlayamazsınız.
Yani bu absürtleşen gerçeğe bağlı olarak siz, Maraş'ı tek taraflı açıp onu eski sahiplerine de devredemezsiniz.
BM nezaretinde veya denetiminde de açamazsınız.
Bu zemine göre yapacağınız tek yol var. Buda onu hemen Evkaf'a devretmenizdir.
Bu adımı atarsanız da işte o zamanda ipi, kendinizin ve Türkiye'nin boynuna kendi elinizle dolarsınız. Hemde sıkı sıkı.
Çünkü derhal yüzlerce, binlerce davanın Türkiye aleyhine AHİM'e açılmasını kendi elinizle sağlamış olursunuz..
Ha bazıları bunun hayali peşinde olabilir. Nasıl ki Kuzeyde Evkaf malları kimisi için yıllarca "yağma Hasan'ın böreği" oldu. Bunlar koca Maraş'ın böylece Evkafa devredilerek eski metotlarla ayni akibetle uzun vadeli kiralarla kendilerine kalacağı hayalini görebilirler.
Ama bunun hayali dahi, dakikasında kursaktan boğulmaya yol açar.
Evet, KKTC'de yaşanan bu absürt gerçeğimizi dahi akıllarına getirmeyen, "Maraş'ı Tek Taraflı Açalım" kahramanları bu konuda bir kez daha tökezlediler.
Metin Hakkı..
Bu konudaki gerçeği ve konunun ele alınmasına dönük ciddi hukuk yolunu eski Yüksek Mahkeme Başkanı Avukat Sayın Metin Hakkı gündeme getirdi.
Bu konuda kendisi KKTC Yargıtayına önemli bir hukuk yolu olan Certiorari başvurusunda bulundu.
Bu yol da söz konusu karar verilirken ilgili tarafların dinlenmediği gerçeğinden hareketle, üzerinden zaman da geçmesine karşın, davanın yeniden ele alınmasını ve kararın iptali talebini içeren ciddi bir hukuki girişimdir.
Evet, bu olay bir kez daha, öngörüsüz ve duygusal kararların daha sonra ne gibi sıkıntılara yol açtığının en yeni örneği olarak bizi buldu.
Bu yüzden Sayın Metin Hakkı'nın deneyimli bir hukuk insanı olarak ele aldığı ve topluma aktardığı bu konu son derece önemlidir.
Yargıtay bu başvuruyu görüşecek.
Dolayısıyla yargımızın sağlıklı bir karar vermesini dilerim.
Çünkü daha şimdiden Maraş'taki mülk sahiplerine, mülkleri ile ilgili olarak KKTC İç Hukuk Yolunun tıkalı olduğunun Yüksek İdare Mahkemesi kararından sonra ortaya çıkması ile onların AHİM'e başvurmaları ve Türkiye'yi dava etme gerçeği ortaya çıktı. Bu herkesi ciddi ciddi düşündürmelidir.
Bu yüzden atıp tutmalarla, "Maraş'ı açacağız " söylemleri ile bu gerçeğin üzerinden atlayarak yol yürümeye çalışamazsınız.
Bu yüzden Sayın Metin Hakkı'nın bu konuda basına yaptığı açıklama ile konuyu toplum bilincine getirmesi ve attığı hukuki adım, takdire şayan bir olaydır.
Yani bağnazlık toplumun önüne, yeni doğan sıkıntılı bir konu daha bıraktı.
Hülâsası Maraş konusunda atıp tutanlar, KKTC hukukuna göre de bu konuda bir şey yapamaz. Artık absürtleşen bu siyaset böyle devam ederse, AHİM'de Türkiye'yi hedef alacak binlerce dava olacak. Bu hem Kıbrıslı Türkleri, hemde Türkiye'yi yeniden mağdur edecek
3 Ağustos 2017 Diyalog Gazetesi..
Ferdi S. Soyer Ağu 3 '17
MARAŞ MI DEDİNİZ? DÜŞERSİNİZ ve METİN HAKKI ( 3 Ağustos 2017 Diyalog Gazetesi)
Kıbrıs sorunundaki gelişmelerle bağlantılı hamaset havada uçuyor. Havada uçan
keskin sözlerden biri "Maraş'ı Tek Taraflı Açalım" ifadesidir.
Bakın, "Maraş'ı tek taraflı açalım", sözüne dört elle sarılanlara şunu söyleyelim. Bu adımla ip, toplumun ve Türkiye'nin ayağına dolanır. Birlikte düşeriz. Neden?
Çünkü bu sözü söyleyenler KKTC Hukuk düzeninden dahi haberdar değillerdir.
Bir kere siz Maraş'ı açıp, eski sahiplerine "Türk Kontrolünde" veremezsiniz.
Ayni şekilde Maraş'ı BM denetiminde açıp, eski sahiplerine de veremezsiniz.
Buna KKTC Hukuk düzeni engeldir.
Çünkü, Mağusa Kaza Mahkemesi tek taraflı bir dinlemeden sonra o günün atmosferi içinde 2005'te aldığı bir kararla , " Maraş'ın Evkafa ait olduğu hükmünü" vermişti.
Bu yüzden bugün olayın üzerinde KKTC Hukuk kilidi oluştu.
Ayrıca 2005 mahkeme kararı nedeni ile KKTC Yüksek İdare Mahkemesi, açılan bir davaya bağlı olarak geçen yıl, Maraş'taki Kıbrıslı Rum mülk sahiplerinin mülkleri ile ilgili olarak Taşınmaz Mal Komisyonuna dahi başvuramayacağını da hükme bağladı.
ŞİMDİ AHİM YOLU...
Bu yüzden bugün AHİM'e Maraş'la ilgili olarak davalar açılmaya başlandı. Bu yıl Mayıs ayında iki dava açıldı.
Çünkü AHİM kuzeyde kalan mülkleri ile ilgili olarak Kıbrıslı Rum mülk sahiplerinin KKTC'deki İç Hukuk Yolunu tükettikten sonra kendisine başvurması kararını almıştı.
Bu iç hukuk yolu da Taşınmaz Mal Komisyonu ve KKTC Yargısıdır. Bu yolu AHİM, değerli bir iç hukuk yolu olarak öngörmüştü.
Kısacası Kıbrıslı Rum mülk sahipleri ancak bu iç hukuk yolu tüketildikten sonra AHİM'e başvurabilirdi.
Ancak, Yüksek Idare Mahkemenin, Mağusa Kaza Mahkemesinin zamanında aldığı karara bağlı olarak, Maraş'taki mülkler için Kıbrıslı Rumların TMK'ya başvuramayacağını hükme bağlaması üzerine, iç hukuk yolu kalmadığı veya olmadığı için, Kıbrıslı Rum mülk sahiplerinin AHİM'e başvurma hakkı doğmuş oldu.
Bu nedenle Mayıs ayında şimdilik iki dava açıldı.
Atıp Tutanlar Söylediklerini Yapamazlar.....
KKTC Yüksek İdare Mahkemesi iç hukukun bu durumuna bağlı olarak o kararı verdi. Dolayısı ile siz siyaseten iç hukukun bu gerçeğinin üzerinden de atlayamazsınız.
Yani bu absürtleşen gerçeğe bağlı olarak siz, Maraş'ı tek taraflı açıp onu eski sahiplerine de devredemezsiniz.
BM nezaretinde veya denetiminde de açamazsınız.
Bu zemine göre yapacağınız tek yol var. Buda onu hemen Evkaf'a devretmenizdir.
Bu adımı atarsanız da işte o zamanda ipi, kendinizin ve Türkiye'nin boynuna kendi elinizle dolarsınız. Hemde sıkı sıkı.
Çünkü derhal yüzlerce, binlerce davanın Türkiye aleyhine AHİM'e açılmasını kendi elinizle sağlamış olursunuz..
Ha bazıları bunun hayali peşinde olabilir. Nasıl ki Kuzeyde Evkaf malları kimisi için yıllarca "yağma Hasan'ın böreği" oldu. Bunlar koca Maraş'ın böylece Evkafa devredilerek eski metotlarla ayni akibetle uzun vadeli kiralarla kendilerine kalacağı hayalini görebilirler.
Ama bunun hayali dahi, dakikasında kursaktan boğulmaya yol açar.
Evet, KKTC'de yaşanan bu absürt gerçeğimizi dahi akıllarına getirmeyen, "Maraş'ı Tek Taraflı Açalım" kahramanları bu konuda bir kez daha tökezlediler.
Metin Hakkı..
Bu konudaki gerçeği ve konunun ele alınmasına dönük ciddi hukuk yolunu eski Yüksek Mahkeme Başkanı Avukat Sayın Metin Hakkı gündeme getirdi.
Bu konuda kendisi KKTC Yargıtayına önemli bir hukuk yolu olan Certiorari başvurusunda bulundu.
Bu yol da söz konusu karar verilirken ilgili tarafların dinlenmediği gerçeğinden hareketle, üzerinden zaman da geçmesine karşın, davanın yeniden ele alınmasını ve kararın iptali talebini içeren ciddi bir hukuki girişimdir.
Evet, bu olay bir kez daha, öngörüsüz ve duygusal kararların daha sonra ne gibi sıkıntılara yol açtığının en yeni örneği olarak bizi buldu.
Bu yüzden Sayın Metin Hakkı'nın deneyimli bir hukuk insanı olarak ele aldığı ve topluma aktardığı bu konu son derece önemlidir.
Yargıtay bu başvuruyu görüşecek.
Dolayısıyla yargımızın sağlıklı bir karar vermesini dilerim.
Çünkü daha şimdiden Maraş'taki mülk sahiplerine, mülkleri ile ilgili olarak KKTC İç Hukuk Yolunun tıkalı olduğunun Yüksek İdare Mahkemesi kararından sonra ortaya çıkması ile onların AHİM'e başvurmaları ve Türkiye'yi dava etme gerçeği ortaya çıktı. Bu herkesi ciddi ciddi düşündürmelidir.
Bu yüzden atıp tutmalarla, "Maraş'ı açacağız " söylemleri ile bu gerçeğin üzerinden atlayarak yol yürümeye çalışamazsınız.
Bu yüzden Sayın Metin Hakkı'nın bu konuda basına yaptığı açıklama ile konuyu toplum bilincine getirmesi ve attığı hukuki adım, takdire şayan bir olaydır.
Yani bağnazlık toplumun önüne, yeni doğan sıkıntılı bir konu daha bıraktı.
Hülâsası Maraş konusunda atıp tutanlar, KKTC hukukuna göre de bu konuda bir şey yapamaz. Artık absürtleşen bu siyaset böyle devam ederse, AHİM'de Türkiye'yi hedef alacak binlerce dava olacak. Bu hem Kıbrıslı Türkleri, hemde Türkiye'yi yeniden mağdur edecek
3 Ağustos 2017 Diyalog Gazetesi..
Ferdi S. Soyer Ağu 3 '17
Junker'den Mektup
Ferdi Sabit SOYER 31 Temmuz 2017, Diyalog Gazetesi

Paylaş
AB Komisyonu Başkanı Sayın Junker, iki lidere birlikte hitap eden bir mektup yolladı.
İki lidere de çözüm çabalarına devam etmeleri çağrısı yaptı.
Ayrıca AB olarak çözüm öncesinde uyum konusunda gerekli destek ve çalışmaya hazır olduklarını da ifade etti.
Sayın Junker'in bu mektupla aradığı "biz" içinde olan Kıbrıs Türk tarafının kulağını bu mektup hiç terletmedi.
Terletme bir yana, mektup değerlendirme ve yorum konusu da olmadı.
Ancak mektubun kendisine, işaret ettiği noktalara duyarsız kalmak hata olur.
Bakın bu mektup, Kuzeyde kulak terletmedi ama, açık tepki göstermemelerine karşın Güney Kıbrıs'taki siyasi güçlerin kulağını ciddi olarak terletti.
Çünkü, "Kıbrıs Cumhuriyeti" AB üyesidir.
Ama AB Komisyon Başkanı, "iki lidere" eşdeğer muamele ile aynı mektubu yolladı.
Yani Sayın Junker mektupla, üyemiz olan "KC" nin sorununu çözün demiyor. Aksine iki lidere de Kıbrıs sorununu çözümü için eş sorumluluk ve beklenti yüklüyor.
Yani Sayın Junker, sorunun çözümünün iki toplum arasında olacağına işaret ediyor.
O zaman Güneyin siyaset yapımcıları çok ama çok düşünmelidir.
Bu arada bu mektupla ilgili olarak biz de düşünmeliyiz.

Düşünmeliyiz...
Sayın Junker, mektubunda çözüm öncesi de AB Uyumu için yardımcı olmaktan söz ediyor. Bunu Kıbrıs Türk Toplumu; Cumhurbaşkanı, Hükümet, Meclis, siyasi partiler, ve sivil toplumu ciddiyetle değerlendirmelidir. Evet, AB Uyumu önemli.
İşte bu noktadan hareket ederek izolasyonların kalkması, Yeşil Hat Tüzüğünün genişletilip ilerletilmesi, ulaşım, serbest ticaret, kültürel, sportif alanlardaki kısıtlamaların delinmesi konusunu buradan hareketle ele almamız lazımdır.
Sayın Junker'in mektubuna, diplomatik girişim ve dille sorgulayıcı da olmalıyız.

AP kararı ve sorgulamak...
İlk olarak madem AB açısından bu sorunun çözümü önemlidir, neden Kıbrıs sorununun çözümü için Crans Montana'da zirve başlarken, Avrupa Parlamentosu tam da başlangıca denk düşen bir şekilde Türkiye ile ilgili o meşhur kararı aldı?
Şeker suya mı düştüydü?
Avrupa Parlementosunun aldığı o kararın, zirve sırasında Sayın Anastasiadis'in masada sorun yaratan tavrını teşvik ettiği, beslediği çok açıktır.
Bana göre Avrupa'nın, Türkiye ile hesabı olan muhafazakarları, Kıbrıs sorununun çözümünün bu hesabı görme sürecinde kendilerine dezavantaj yaratacağını bildiklerinden, zirvenin daha başlangıcında o kararın üretilmesini teşvik ettiler.
Çünkü Kıbrıs'ta çözüm, Türkiye ile hesap görmek niyetlerine yardımcı olmayacaktı.
O kararla Sayın Anastasiadis'i esnememek noktasında motive ettiler. Çözümü tıkadılar. Bu sorgulamaktan kaçmamamız gereken önemli noktadır.

23. ve 24. Fasıllar...
AB için kendi değerleri önemli. AP kararına zemin olan noktada evet, Türkiye'de gerçekten demokratik hukuk devleti ilkelerinden en başta kendi halkının şikayet ettiği gerilemeler var.
Ama bu noktada o zaman hem Güney Kıbrıs'a, hem de AB'ye sormak lazımdır.
Neden Türkiye- AB Üyelik Müzakerelerinde 23. ve 24. Fasıllar bloke edildi?
Bu Fasıllarda yargı, hukuk devleti, basın özgürlüğü ve insan hakları ile ilgili olarak standardın görüşmeler yolu ile Avrupa kriterlerine uyumlaştırılması ile ilgilidir.
Bu konuyu özellikle Güney Kıbrıs'taki siyaset yapımcılarına yıllardır soruyorum.
23.ve 24. Fasılları bloke etmekle ne elde ettiniz?
Ha bir başarınız var. Türkiye insanının bugün demokratik alanda pek çok sorunları var olmasına açılan yola taş döşediniz.
Bu süreçte Türkiye'de Otoriterleşme ve siyasi yaşamda kamplaşma arttı. Eğer başarıyı bunda arıyorsaydınız, o zaman başarılı sayabilirsiniz kendinizi.
Ama bu başarınız, insani ve demokratik açıdan ve en önemlisi barış açısından bir felaket üreticiliği ve bunun ilkel bezirganlığı ile eşdeğerdir.
Kiminle komşu olmak istiyorlar?
Ekonomisi daha da gelişmiş, insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine sahip, evrensel barış içinde, AB değerleri ile barışık bir büyük Türkiye ile mi?
Yoksa yine büyük ve güçlü ama gittikçe otoriterleşen, milliyetçiliğin doruğunda ve olaylara daha ziyade askeri- stratejik-tarihi hesaplar içinde bakan bir Türkiye ile mi?
Bu soruya Avrupalılardan evvel Güney Kıbrıs'ın siyaset yapımcıları cevap aramalıdır.
Bu nedenle Güney Kıbrıs ve Sayın Junker, gerçekten Kıbrıs sorununun çözümüne katkı yapmak istiyorsa, Türkiye - AB ilişkilerinde ortaya çıkan gerilimi dikkate alarak, bunun kopma noktasına gelmemesi ve sorun olanı aşmak için 23. ve 24. Fasıllar üzerindeki blokajı kaldırmayı da ele almalıdırlar.
Çünkü bu yalnız AB- Türkiye ilişkileri için değil, ama en başta Türkiye insanı ve Doğu Akdeniz'deki barış ve Kıbrıs sorununun çözümünü teşvik etmek içinde önemlidir.
İnsan hakları, demokratik hukuk devleti ilkeleri ile özgürlükler olmazsa olmazdır.
Ama bu değerlerin Kıbrıs sorunu nedeni ile bloke edilmesi de olamaz olan bir şeydir. Bu değerler üzerinden siyasi oyun oynanamaz.
Ayrıca Sayın Junker, sorunun çözümüne yardımcı olmak istiyorsa, Kıbrıs Türk toplumunun çözüm öncesi AB Uyumuna ve üzerindeki kısıtlamalarının kaldırılmasına dönük de ilgi göstermelidir.

Yorum Gönder



Ferdi S. Soyer Tem 31 '17

CB AKINCI'NIN GÖRÜŞMECİLİĞİ ve ERTOĞRULOĞLU'NUN TALEBİ..

Crans Montana'da Kıbrıs sorunu çözüm sürecinde ortaya çıkan sorundan sonra bu durumdan kendi ideolojik konumu çerçevesinde siyasi sonuç çıkartmak isteyenler, görüş üstüne görüş ifade ediyorlar...
Sayın Tahsin Ertoğruloğlu, Crans Montana sonrasında basına verdiği demeçte ilk olarak olumlu görülecek görüşler söylemişti.
Ona göre, kaosa düşmeden, "tüm siyasi partilerin, partiler üstü Kıbrıs Politikası olması gerekir" diye görüşler açıklamıştı.
Çıkış yolu arayışı için,"Partiler arası diyalogtan" da söz etmişti..
Ancak, daha sonra söyledikleri ile bu yaklaşımın hiç ilgisi yoktur.
Alternatif arayışlar için, "Kuzeyin Türkiye'ye ilhak edilmesi seçeneği" de ifade etti. Ancak daha sonra tepkiler üzerine yaptığı açıklamalarda ısrarla, "yanlış anlaşıldım, söylediklerim bilinçli olarak çarpıltıldı" diye açıklamalar da yaptı.
Ama bu açıklamalara karşın hala, tek taraflı yaklaşımlarla kendi ideolojik tavrını dominant kılmaya çalıştığı da çok açıktır,.
KRİZE OYNAMAK..
Üstelik ne acıdır bu ortamda krize de oynamaktadır.
Nitekim, son açıklamasında gündeme taşıdığı konu krize oynamaktan başka bir şey değildir.
Sayın Ertoğruloğlu;
"Cumhurbaşkanı Akıncı görüşmecilik görevini Meclise iade etmelidir" dedi.
Bir kere nereden bakarsanız bakın, tutarsız olan bu yaklaşım, herseyden evvel bizzat Sayın Ertoğruloğlunu'nun kendi siyasi yaklaşımı ile de terstir.
Neden mi?
Çünkü bu ülkede herkes biliyor ki Sayın Ertoğruloğlu Başkanlık Sisteminin en hararetli savunucusudur.
Bu görüşüne karşın, Halk Oyu ile doğrudan seçilen Cumhurbaşkanının bu temelde ayrıca uluslararası kabul gören Görüşmecilik yetkisini, Meclise iade etmesini talep etmektedir.
Bu hararetle savunduğu Başkanlık sistemi anlayışına terstir.Yani ideolojik yaklaşımı için kendisi ile bile de ters olmaktan çekinmiyor.
Bu tutarsızlık başka noktalar da daha ortaya çıkmaktadır.
GÖRÜŞMECİLİK YETKİSİ HALKTAN, DOĞRUDAN ALINIR..
Bir kere Cumhurbaşkanına görüşmecilik yetkisini Meclis vermedi.
Bu doğrudan halk iradesi ile seçilen Cumhurbaşkanın yetkisindedir.
Sayın Denktaş'a, Sayın Talat'a ve Sayın Eroğlu ile Sayın Akıncı'ya Cumhurbaşkanı seçildikleri seçimlerden sonra, ne zaman seçildikleri ilgili seçim dönemleri sonrasında Görüşmecilik yetkisi de veren bir Meclis kararı çıktı?
Görüşmecilik; o makamın gereği olarak, Cumhurbaşkanı halk oyu ile doğrudan seçildikten, sonra sahip olunan yetkidir.
Bakın, Türkiye'de Cumhurbaşkanı ilk kez halk oyu ile doğrudan seçildikten sonra çok değişik bir ortam oluştu.
Nitekim bu temel, en sonunda Türkiye'yi, Cumhurbaşkanlığı sistemine taşıyan Anayasa değişikliğine kadar götürdü.
Şimdi ilk zamandan beri Kıbrıs'ta Başkanlık ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin halk oyu ile yapıldığı ve Parlamenter sistem içinde Kıbrıs sorununda görüşmecilik yetkisinin bu temelde, halk oyu ile doğrudan seçilen Cumburbaşkanına ait olduğu siyasi gelenek ve zemini yok saymak mümkün değildir.
Bu gerçek ışığında Cumhurbaşkanı Sayın Akıncı'ya "görüşmeciliği Meclise iade et" çağrısının, Dışişleri Bakanınca yapılmasını, krize oynamak niyetinden başka bir şeyle tanımlayamayız.
TARİHSEL TEMEL
Üstelik biraz tarihsel bilinçle de meseleye baktığımızda bu gerçeği daha net görürüz.
Kıbrıs'ta ,1963 sonrası Kıbrıs Rum bağnazlarının, Kıbrıs Cumhuriyetini gasp etmek için attıkları adımdan sonra oluşan ortamda, Görüşmecilik yetkisi; 1974'e kadar Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkan Muavini ve bu temele sahip olduğu içinde ayni zamanda Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanı da olan ve doğrudan halk oyu ile seçilen Rahmetli Dr Fazıl Küçük ile R.R. Denktaş'taydı.
1963- 74 arası ne Sayın Küçük, nede Sayın Denktaş o dönemde, " ben Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanıyım bu yüzden KC Cumhurbaşkan Muavinliği konumunu ret ediyorum" demediği gibi bu yetki içinde Meclis kararı almadılar. Halktan aldıkları destekle bunu yaptılar.
Bakın, o dönemde "Başkanlık" için tek, iki adaylı seçim, 1972 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oldu.
Sayın Ahmet Mithat Berberoğlu'nun adaylıktan çekilmesine kadar olan seçim kampanyasında da seçimin esası; 1968'de başlayan Toplumlararası görüşmelerde izlenecek olan yolun ve siyasetin ne olacağına ve olması gerektiğine dönüktü.
Bu tartışmalara bağlı olarak adaylar, Kıbrıs Türk halkından yetki talebinde bulunuyorlardı.
Ayni şekilde 1974 sonrası, KTFD Başkanlığı ve KKTC Cumhurbaşkanlığı için yapılan tüm seçimlerde de seçimin esas temeli, Kıbrıs sorununda izlenecek olan yol ve buna dair siyasi tartışmalar ve yaklaşımlar olmuştur...
Tüm adaylar bu esas için halktan yetki talebinde bulundular.
Bu nedenle tüm bu seçimlerden sonra seçilen Cumhurbaşkanları, Görüşmecilik görevine, halktan doğrudan seçimle aldıkları yetki ile Toplum lideri statüsünde sahip olmuşlardır.
TEK İSTİSNA TALAT'TIR
Bu konuda bir tek istisna vardır. Buda Başbakan olarak Sayın Talat'ın 2004 döneminde Görüşmeci olmasıdır.
Buda o dönem Cumhurbaşkanı ve Görüşmeci olan Rahmetli Sayın R.R. Denktaş'ın, dönemin Başbakanı olan Sayın Talat'ı yetkilendirmesi ile gerçekleşti.
Bunun için BM Genel Sekreterliğine yetkilendirme yazısı verdi Sayın R.R. Denktaş..
Yani bu yetki devri de Meclis Kararı ile olmadı. Bu görev için seçilen Cumhurbaşkanının yetki delegesi ile gerçekleşti.
Çünkü, Annan Planı zemininde görüşmelerin yapılmasını ifade ederek halk oyu ile seçilen Sayın Talat Başbakan olmuştu.
Bu temeli benimsemeyen, ama halkın bu iradesine saygılı davranan Cumhurbaşkanı Sayın RR Denktaş, Bürgenstock'ta yapılan görüşmelere katılmadı. Ama Başbakan'a yetki delege etti.
İşte bu temelde Başbakan olarak Sayın Talat Görüşmeci oldu...
Yani bunun için KKTC Meclis kararı alınmadı.
Bu, bizzat Görüşmecilik Görevi için de seçilmiş olan Cumhurbaşkanı Sayın R.R.Denktaş'ın yetkilendirmesi ile gerçekleşti..
Sayın Tahsin Ertoğruloğlu o dönem yine milletvekili idi. Üstelik 1998- 2003 döneminin de Dışişleri Bakanı idi.
Ayrıca Rahmetli Sayın R.R. Denktaş'ın da düşünsel,manevi ve siyasi destekçisi idi.
Bu adım için o dönemde ne Rahmetli Sayın Denktaş'a karşı bir eleştirisi ve sözü oldu.
Nede siyasi düzlemde kendisi ve partisi bu konuyu "olamaz" diye Meclise getirmişti.
Yani bugünkü tavrını o dönem takınmadı.
Buda Crans Montana sonrası oluşan ortamdan siyasi krizle ideolojik yaklaşımı için faydalanmak amacında olduğunun en önemli göstergesidir.
Kısacası, Kıbrıs sorunun çözüm sürecinde Görüşmecilik Görevi, Meclis kararı ile olmadı. Bu görev, hep halk oyu ile doğrudan seçilen "Başkana" ait oldu..
Şimdi, Kıbrıs sorununda meydana çıkan son durum nedeni ile ideolojik amaçla Cumhurbaşkanı'na Görüşmeciliği," Meclise iade et çağrısı yapmak" en hafif deyimi ile iç siyasi yaşamda da krize oynamak demektir.
GÖREV YERİNE, KRİZ ÜRETMEK...
Üstelik bunun dönemi bir başka açıdan da çok ilginç.
AB Komisyon Başkanı Sayın Junkers'in, iki lidere de yolladığı son mektupta, AB Uyum süreci için bu aşamada çözüm öncesi AB Uyum çalışmalarının başlatılması çağrısı yaptı.
Üstelik Sayın Junker'in bu çağrısı, Crans Montana sonrası, Güneyin bağnazlarının görüşmeler tıkandığı için AB Uyum Çalışmalarını durdurma yaklaşımını içeren mektubu Sayın Akıncı'ya yollamasından sonra oldu.
Yani AB üyesi olan "Kıbrıs Cumhuriyetinin" yaklaşımı ile AB Komisyon Başkanı Sayın Junker'in mektubu ciddi çelişki içindedir.
İşte bu gerçek ortada iken, bu ciddi çelişki ışığında, normalde KKTC Dışişleri Bakanlığının çalışması ve Meclis, Cumhurbaşkanlığı,siyasi partiler ve sivil toplumla birlikte bu konu üzerine yoğunlaşması gerekir.
Yani topluma dışa dönük yol açmaya çalışması gerekir.
Güneyin bu bağnazlığını deşifre ederek, AB ile bu zeminde, Güneyin bağnazlığına karşın, ilişki geliştirme arayışı içinde olması ve toplumun pek çok açıdan ekonomik, kültürel, sportif ve diğer alanlarda dışa açılmasını zorlaması gerekir.
Ama böyle bir zamanda Sayın Ertoğruloğlu, ideolojik amaçla Federal çözüm karşıtlığına zemin kazandırmak için Cumhurbaşkanının görüşmeci yetkisini boş yere tartışmaya taşımayı seçti.
Böylece hem kendisinin, hemde toplum enerjisini boş yere harcamaya yol açıyor...
Bakın, Türkiye Dışişleri Bakanlığı,BM Güvenlik Konseyinin Kıbrıs BM Barış Gücünün görevini uzatmak için verdiği kararın içeriğine dönük olarak belli eleştiriler yaptı.
Ama KKTC Dışişleri Bakanı, aklı selimle konuyu ele almamız yerine, ideolojik darlık içinde çok temelsiz bir konu ile bu atmosferde toplumsal dikkati dağıtmaktadır.
TC Dışişlerinin BM Güvenlik Konseyi Kararına dönük eleştirisi, Konseyin, Crans Montana sonrası görüşmelerin hangi temelde devam etmesine dönük çerçeve çizmesine dairdir.
Buda çok açık. BM Güvenlik Konseyi, çözüm için BM Parametreleri üzerinde ısrar etmektedir. 5'ler olarak da ifade edilen Konseyin bu tavrı çok açıktır.
Ne yani, bu temelin yani BM Parametrelerinin oluşmasında, Kıbrıs Türk Tarafı ve Türkiye'nin emeği, alınteri ve çilesi vardır. Bunu kendi elimizle mi yıkacağız?
İşte bu nedenle kısır ideolojik at gözlükleri ile kaos yaşamak yerine, akıl dolu yaklaşımla bu zor zamanı nasıl aşmamız gerektiğini, farklılıklar içinde birbirimize saygı temelinde konuşabilmemiz gerekir.
Çünkü Sayın Junker'in mektubu açık.
Çünkü BM Güvenlik Konseyinin duruşu net.
Bütün bunlara sahip çıkarak, Güneyin Bağnazlarının bunları tıkadığını net olarak ortaya koymak gerekir.
Eşitlik, adalet ve toplumsal varlığı benimsetmek bunun üzerinden ilerletilmeli...
Boş yere, Cumhurbaşkanın Görüşmecilik yetkisini bu bilinen temeli ve dünden gelen bu zemini tartışmaya açmak, kendi kısırlığımızda boğulmak demektir.
Sayın Tahsin Ertoğruloğlu toplumu kendi ideolojik anlayışının girdabında yormamalıdır
Ferdi S. Soyer Tem 29 '17
KOPUŞ, UÇLAŞMA, BM PARAMETRELERİ..
Crans Montana'da çıkmaz yeniden kendini gösterdi...
Bu çıkmaz; 11 Şubat 2014'te Sayın Eroğlu ile Sayın Anastasiadis arasında imzalanan Ortak Belgenin ilk cümlesindeki halin devamı demektir. Bu ise şudur..
"Bugünkü durum kabul edilemez ve sürdürülemez "
Sürecin çökmesiyle, bu ortak tesbit ortadan kalkmış mı olur?
Ama Crans Montana'dan sonra iki tarafın hakim siyasi eğilimlerinin dile getirdiği görüşlerle uçlaşmaya doğru gelişmeyi öngörmek mümkündür.
Çöküş sonrası Güneyde söylenen siyasi söylemlerin ana vurgusu; Türkiye ile daha fazla hesaplaşma üzerinedir. Amaçta sürdürülemez olarak Ortak Belgede ifade edilen 1964 statükosunu bugünkü kılıfı içinde sürdürmektir,
Kuzeyde ise çöküş sonrası söylenen ana vurgu ise bugünkü durumun ifadesi olan 1974 statükosunu sürmek için BM Parametrelerinin kaldırılıp atılması üzerinedir.
Bir kere, Güneyde gelişen duruma ne Türkiye, nede Kıbrıs Türk Tarafı edilgen kalır.
Kıbrıs'ta BM Parametrelerinin kalkmasına dönük Kuzeyde ve Türkiye'de ifade edilenlere dönük olarak da ne Güney nede Yunanistan pasif durabilir.
Cras Montana'daki çöküşün, adaya bugünden daha gergin bir siyasi atmosferin oluşmasını getireceği çok açıktır...
GÜNEYDEN SÖYLENEN BOŞ...
Montana sonrası Sayın Anastasiadis'in sözcüsü Sayın Nikos Hristodulidis ilk değerlendirmesinde, "kabul edilemez bugünkü durumun Kıbrıs'ın geleceği olamayacağını" ifade ettiğini gördük.
Buna bağlı olarakta, "Crans Montana'da iyi bir sonuç olmadı, ama bunun da yolun sonu olmadığını" söylediğini de okuduk.
Bu yolun sonu değil ifadesinin de telaşla ifade edilmiş boş bir söz olduğu da açık...
Çünkü kopuşla birlikte çıkacak olan tehlikeleri biliyor. Bu yüzden geminin safra atması gibi, üzerlerinde olan sorumlulukları atmaya çalışıyor.
Sayın Hristodulidis bu ilk demecinde ayrıca, "Başkan Anastasiadis adanın birleşmesi hedefinden uzaklaşmadı" da, diyor.
Crans Montana çöküşü sonrası bu "Birleşme" vurgusunu da iki toplumlu, iki bölgeli siyasi eşitlik içinde Federal Kıbrıs'tan söyleminden arındırarak söylüyor.
Yani Sayın Kasulidis; BM Parametrelerinden vaz geçme söyleminin benzerini Birleşmeyi, Federal Kıbrıs vurgusundan arındırarak; söz kalabalığı içinde ifade ediyor.
İNŞALLAH VURGUSU, ÇARESİZLİK...
Crans Montana'nın arkasından Cumhurbaşkanı Sayın Akıncı'da halka verdiği ilk mesajda umutsuzluğu ve çaresizliği ortaya koydu..
Mesajında, kendinden evvelki nesillerin bu sorunu yarattığını, ama kendi neslinin de uğraşmasına karşın, bu sorunu çözemediğini ifade etti.
Arkasından da "bizden sonraki kuşaklar, inşallah çözer" dedi.
Bu ne demek?
Evet, eski nesiller yarattı bu sorunu. Ama unutmayalım ki sorunun çözümü için ortaya çıkan BM Parametrelerinin oluşmasının ilk temelini de atan, bu sorunu yaratan o eski nesiller oldu.
Federal Çözüm temelini 1977 Doruk Antlaşması ile atan Makarios ile Denktaş'tı...
Bu ana temel üzerinden BM Parametrelerinin gelişmesini sağlayanlarda iki toplumun "soruncu" eski nesil siyasi liderleri Denktaş, Kibrianu, Vasiliu, Glafkos Kleridistir.
Daha sonra Talat ,Eroğlu ve Hristofyas ile Papadopulos buna katkı sağladı.
BM Parametrelerine yeni katkıları da Sayın Anastasiadis, Sayın Eroğlu ile 11 Şubat 2014'te imzaladıkları Ortak Belge ile yaptılar..
Yani Sayın Akıncı, sorunu yaratan eski kuşağın, çözümü sağlamak için attığı temellere dayanarak bu süreci götürdü.
Bu yüzden Sayın Anastasiadis ile sürdürdüğü görüşme süreci sonunda başaramadık deyip, " inşallahla" yeni kuşaklara "patlak" top atması yanlıştır.
Çünkü bu yaklaşım, bulduğu mirasın gelecek kuşaklarca bulunamamasına yol açar.
Bu nedenle onun; sorun çözümlenmemiş olsa dahi kendisi, ekibi ve tüm toplumun enerjisi ile gelişen unsurların, geleceğe taşınmasına yöneldikte sorumluluğu vardır.
"İnşallah " vurgusu ile geleceği ümitsiz ve temelsiz bir vakka haline dönürmemelidir.
Evet, Crans Montana'dan bir Çerçeve Antlaşması dahi çıkamadı.
Ama ilk kez gerçekleşen ve 5'li Konferans kadar giden çaba boşa gitmemelidir.
BM PARAMETRELERİ GÖKTEN İNMEDİ ve RAPOR..
Bu yüzden, Sayın Akıncı ve Hükümet, siyasi partiler ve Türkiye bugünün yol açtığı karamsarlıkla, BM Parametrelerini kaldırıp atmayı öne almamalıdır.
Aksine, BM Genel Sekreterini; İyi Niyet Misyonu ile yer aldığı bu süreci, öncelikle objektif bir raporla yansıtmaya davet etmelidirler.
Çünkü objektif bir rapordan korkumuz yok!
Bu objektif rapor üzerinden, BM Parametreleri temelinde Federal Kıbrıs çözümü için uğraştığımızı öncelikle dünya kamuoyuna göstermeliyiz.
Bir kere, BM Parametreleri Gökten İnmedi. Tümünde Kıbrıs Türk Tarafının ve Türkiye'nin çilesi, acısı, emeği, aklı ve hayali var.
Bu yüzden bu parametreleri etkisiz kılmak isteyen Güneyin bağnazları oldu.
Yerine Ne Konacak?
Ayrıca kaldırılıp atılması söylenen BM Parametrelerinin yerine ne koyacağız?
Üstelik, BM Parametrelerinin yerine konacakların onlar kadar değerli olabilmesi için bunların BM, Dünya ve Kıbrıs Rum toplumu tarafından da kabul görmesi gerekir.
Yani ortaya koyacağınız o "yeni" parametrelerin evrensel kabul görmesi lazım..
Yalnız bunun için kaç nesil daha çaba harcamalı, bunun hesabını yaptınız mı?
Bundan sonra bu durum için Kıbrıs Türk Toplumunun takatı yetmez.
Türkiye'nin ise bugünkü dünya konjüktüründe bölgesinde karşı karşıya kaldığı ve kalacağı aşikar olan yeni sorunlar nedeni ile buna ayıracağı enerji de sınırlanacaktır.
Peki Ne Olması Lazım?
Böyle ne at ne deve haline devam mı? Hayır. Bu konuda aceleci tavırlar içine girmeden iyi değerlendirmelerle çıkış yolu arayışını sağlamalıyız.
Ancak ne Sayın Akıncı'nın ifade ettiği gibi işi "gelecek kuşaklara" havale eden yorgunluk ve yılgınlık hallerine...
Nede olmadı deyip, binbir emek, çile ve kahırla oluşmasını sağladığımız BM Parametrelerini kolaylıkla terk etme yoluna girelim.
Baksanıza Güneyin sözcüsü bizde açık olarak ifade edileni gizli olarak söylüyor. Çünkü 1964 statükosu ile BM ve AB'de yer alıyor. BM Parametrelerinin işlevsiz olmasını istiyor. Kalkması ifadesi onun ekmeğine sürülen yağ ve baldır.
Evet, bu aşamada en doğrusu ilk etapta BM Genel Sekreterliğinden bu süreçle ilgili olarak objektif temelde bir rapor yayınlamasını talep etmeliyiz.
Bu Rapor üzerinden uluslararası kamuoyu indinde çaba göstermeliyiz.
Kaldırıp atmak yerine BM Parametrelerine sahip çıkarak Güneyin bağnazlarını bunun üzerinden sorgulamalı ve sorgulattırmalıyız....
Ferdi S. Soyer Tem 10 '17
DİYALOG GAZETESİ 3 Temmuz 2017 Pazartesi

ZİRVE ve TEK İHTİYAÇ...
Crans Montana'da zirve devam ediyor. İşin çok ciddi olduğu artık açık. Özellikle "Türk" Tarafının bunun karar toplantısı olduğuna dair oldukça net açıklamaları zirveyi sulandırma oyunlarını tüketti. Bu yüzden konu önemle gelişiyor.
BM Genel Sekreterinin katılımı ve Zirveye verdiği motivasyonla tüm konuların paket çerçevesinde ele alınmasının sağlanması çok önemli bir gelişmedir..
Geçen yazımda sıkıntılara karşın, Crans Montana'daki zirveden hiç bir tarafın kaçamaması gerçeğinin yalnız başına Zirvenin önemini gösterdiğini ifade etmiştim.
Dolayısı ile önümüzdeki Pazartesinden itibaren esasa dönük "paketler" eşliğinde çok daha kapsamlı ve oldukça çetin görüşmelerin olacağı artık açık.
Türkiye ve Yunanistan Dışişleri Bakanlarının tüm programlarını Zirve'deki bu duruma göre iptal etmeleri olayın ciddiyetini göstermektedir
Türkiye ve Yunanistan Başbakanlarının zirveye katılmı ihtimali de çıktı. Sayın Özgürgün ne yapacak? O aşamada katılımı çok yavan kaçmayacak mı?
TOPLUMSAL BİRLİK ve SAĞ DUYU
Ancak bu zirvede toplumda, Annan Planı öncesi ve Bürgensctok Zirvesi sırasındaki gibi ciddi kırılmalar yaşanmadığı da bir başka gerçektir.
O zamana benzer karşılıklı öfke ve ciddi kırılmalar yok. Düşünceleri farklı olsa dahi çoğunlukla insanlar zirveyi soğukkanlı izliyorlar.
Bir an evvel çözüm olmasını arzulayanlar ile çözüm konusunda endişeler taşıyanlar farklı görüşlerini dile getiriyor. Evet, sosyal medyada kısmi kötü örnekler var.
Kısacası Annan Planının tartışıldığı dönemdeki gibi toplumu kıran, bölen, birbiri ile çatıştıran atmosfer şimdilik yok. Bu olumlu.
Türkiye'de de bazı olumsuz üzücü açıklamalara karşın, bu konuda şimdilik soğukkanlı atmosfer hakimdir. Bu aşamada, bozulmaması gereken bu temeldir.
Üstelik, Kıbrıs Türk Toplumunun ister çözümü desteklesin, isterse endişeleri olsun siyasi güçlerine ve sivil Toplumuna düşen bir görev daha var.
Türkiye'nin iç siyasetinin bugünkü gergin ortamında, görüşü ne isterse olsun kimse bunu, iç siyaset malzemesi olarak taşımamalı ve buna fırsat vermemelidir.
Aksi, hem kendimiz, hem Türkiye için iyi olmaz.
İsteklerimizi ve endişelerimizi uygun dil ve üslupla tartışmamız gerekir. Çünkü Zirveye göre, eğer Referanduma gideceksek de gidemeyeceksekte farklılıklarımızı karşılıklı saygı içinde ele almaya ihtiyaç var. Bu aşamada ihtiyaç budur.
Çünkü demokratik birliğini koruyup, geliştirecek olan Kıbrıs Türk Toplumu; adada hem kendi, hemde adanın bütününün geleceğinin huzurla dokunmasını sağlayabilir.
Unutmayalım. Annan Planı sırasında doğan toplumsal kırılmaları, Referandum sonrası kısmen gidermek bizi bugüne taşıdı.
Eğer, o günlerde siyasi sorumluluk üstlenenler, Annan Planı öncesi akıla ve vicdana sığmayan,demokratik olmayan siyasi tutum ve davranışlara dönük, Referandum sonrası ellerinde bulunan erk ve halkın verdiği desteğe dayanarak buna kin ve öfke ile yaklaşsalardı, bugünün kısmi dingin ortamına asla sahip olamazdık.
Bunu kıymetini kimse iç siyasi hesaplarla konuşmak istemese dahi, hiç olmazsa bunu değerini içinden herkes bilir.
Ayrıca o gün çok ters gelen pek çok şeyin, günümüzde artık herkesin kabullendiği nokta olması da çok önemlidir. Ben yalnızca o günlerde gündemde olan "serbest dolaşım hakkı" için söylenenleri hatırlıyorum. Korkular ve endişeler, büyük öfkeler içinde dile getiriliyordu.
Ne oldu? Bu gün o korkuları ifade edenler dahi bunun kıymetini her açıdan yaşıyor.
Annan Planına Evet dememizin ve AHİM'in TMK için verdiği kararın, AB Mali Yardım ile Yeşil Hat Tüzüklerinin yol açtığı siyasi ve ekonomik yararları günümüzde o günün sıkı hayırcıları da ifade ediyor.
O günün sıkı evetcileri de yaşananlar sonucunda bugün," yine biz evet dersek de diğerleri hayır der, ne yapacağız?" konusunu da sıkı sıkı düşünüyor. Bunlar dünün o kırılganlıklarının üzerinden yükselen olumlu noktalar değil mi?
Bu yaşanmışlıklar üzerinden, Crans Montana Zirvesi sırasında şimdi olaya akıl yolu ve soğukkanlıkla yaklaşmanın önemi, daha net ortaya çıkıyor..
Cumhurbaşkanı Akıncı'nın ve ekibinin, Türkiye Dışişleri Bakanı ile ekibinin ve KKTC siyasi parti başkanları ile yetkililerinin ve hükümetin buna ihtiyacı var.
Bu yüzden Crans Montana zirvesi sırasında ne "hainlik" edebiyatlarına, ne çözümcülük şampiyonu görünme çabalarına ihtiyaç var.
İhtiyaç olan tek nokta; Dünyanın ve Bölgenin bu karmaşık ortamında, Kıbrıs Türk Toplumu, Kıbrıs Rum Toplumu ve Türkiye ile Yunanistan'ın barışçı geleceği için karşılıklı kabul edilebilir bir uzlaşma için akıl ve ruh dinginliği ile yapıcı ve yaratıcı sentezler üretilmesine katkı koymaktır..
Bu nedenle karşılıklı tahriklere yüz dönelim. Farklılıklarımızı, istek ve endişelerimizi akıl yolu ile gönülden çıkan güzel sözler eşliğinde dile getirelim.
Unutmayın; " dil, gönülün sahilidir".
Sayfalar: « 1 2 3 4 5 ... » »»