tr

Kullanıcı blogları

DİYALOG GAZETESİ 3 Temmuz 2017 Pazartesi

ZİRVE ve TEK İHTİYAÇ...
Crans Montana'da zirve devam ediyor. İşin çok ciddi olduğu artık açık. Özellikle "Türk" Tarafının bunun karar toplantısı olduğuna dair oldukça net açıklamaları zirveyi sulandırma oyunlarını tüketti. Bu yüzden konu önemle gelişiyor.
BM Genel Sekreterinin katılımı ve Zirveye verdiği motivasyonla tüm konuların paket çerçevesinde ele alınmasının sağlanması çok önemli bir gelişmedir..
Geçen yazımda sıkıntılara karşın, Crans Montana'daki zirveden hiç bir tarafın kaçamaması gerçeğinin yalnız başına Zirvenin önemini gösterdiğini ifade etmiştim.
Dolayısı ile önümüzdeki Pazartesinden itibaren esasa dönük "paketler" eşliğinde çok daha kapsamlı ve oldukça çetin görüşmelerin olacağı artık açık.
Türkiye ve Yunanistan Dışişleri Bakanlarının tüm programlarını Zirve'deki bu duruma göre iptal etmeleri olayın ciddiyetini göstermektedir
Türkiye ve Yunanistan Başbakanlarının zirveye katılmı ihtimali de çıktı. Sayın Özgürgün ne yapacak? O aşamada katılımı çok yavan kaçmayacak mı?
TOPLUMSAL BİRLİK ve SAĞ DUYU
Ancak bu zirvede toplumda, Annan Planı öncesi ve Bürgensctok Zirvesi sırasındaki gibi ciddi kırılmalar yaşanmadığı da bir başka gerçektir.
O zamana benzer karşılıklı öfke ve ciddi kırılmalar yok. Düşünceleri farklı olsa dahi çoğunlukla insanlar zirveyi soğukkanlı izliyorlar.
Bir an evvel çözüm olmasını arzulayanlar ile çözüm konusunda endişeler taşıyanlar farklı görüşlerini dile getiriyor. Evet, sosyal medyada kısmi kötü örnekler var.
Kısacası Annan Planının tartışıldığı dönemdeki gibi toplumu kıran, bölen, birbiri ile çatıştıran atmosfer şimdilik yok. Bu olumlu.
Türkiye'de de bazı olumsuz üzücü açıklamalara karşın, bu konuda şimdilik soğukkanlı atmosfer hakimdir. Bu aşamada, bozulmaması gereken bu temeldir.
Üstelik, Kıbrıs Türk Toplumunun ister çözümü desteklesin, isterse endişeleri olsun siyasi güçlerine ve sivil Toplumuna düşen bir görev daha var.
Türkiye'nin iç siyasetinin bugünkü gergin ortamında, görüşü ne isterse olsun kimse bunu, iç siyaset malzemesi olarak taşımamalı ve buna fırsat vermemelidir.
Aksi, hem kendimiz, hem Türkiye için iyi olmaz.
İsteklerimizi ve endişelerimizi uygun dil ve üslupla tartışmamız gerekir. Çünkü Zirveye göre, eğer Referanduma gideceksek de gidemeyeceksekte farklılıklarımızı karşılıklı saygı içinde ele almaya ihtiyaç var. Bu aşamada ihtiyaç budur.
Çünkü demokratik birliğini koruyup, geliştirecek olan Kıbrıs Türk Toplumu; adada hem kendi, hemde adanın bütününün geleceğinin huzurla dokunmasını sağlayabilir.
Unutmayalım. Annan Planı sırasında doğan toplumsal kırılmaları, Referandum sonrası kısmen gidermek bizi bugüne taşıdı.
Eğer, o günlerde siyasi sorumluluk üstlenenler, Annan Planı öncesi akıla ve vicdana sığmayan,demokratik olmayan siyasi tutum ve davranışlara dönük, Referandum sonrası ellerinde bulunan erk ve halkın verdiği desteğe dayanarak buna kin ve öfke ile yaklaşsalardı, bugünün kısmi dingin ortamına asla sahip olamazdık.
Bunu kıymetini kimse iç siyasi hesaplarla konuşmak istemese dahi, hiç olmazsa bunu değerini içinden herkes bilir.
Ayrıca o gün çok ters gelen pek çok şeyin, günümüzde artık herkesin kabullendiği nokta olması da çok önemlidir. Ben yalnızca o günlerde gündemde olan "serbest dolaşım hakkı" için söylenenleri hatırlıyorum. Korkular ve endişeler, büyük öfkeler içinde dile getiriliyordu.
Ne oldu? Bu gün o korkuları ifade edenler dahi bunun kıymetini her açıdan yaşıyor.
Annan Planına Evet dememizin ve AHİM'in TMK için verdiği kararın, AB Mali Yardım ile Yeşil Hat Tüzüklerinin yol açtığı siyasi ve ekonomik yararları günümüzde o günün sıkı hayırcıları da ifade ediyor.
O günün sıkı evetcileri de yaşananlar sonucunda bugün," yine biz evet dersek de diğerleri hayır der, ne yapacağız?" konusunu da sıkı sıkı düşünüyor. Bunlar dünün o kırılganlıklarının üzerinden yükselen olumlu noktalar değil mi?
Bu yaşanmışlıklar üzerinden, Crans Montana Zirvesi sırasında şimdi olaya akıl yolu ve soğukkanlıkla yaklaşmanın önemi, daha net ortaya çıkıyor..
Cumhurbaşkanı Akıncı'nın ve ekibinin, Türkiye Dışişleri Bakanı ile ekibinin ve KKTC siyasi parti başkanları ile yetkililerinin ve hükümetin buna ihtiyacı var.
Bu yüzden Crans Montana zirvesi sırasında ne "hainlik" edebiyatlarına, ne çözümcülük şampiyonu görünme çabalarına ihtiyaç var.
İhtiyaç olan tek nokta; Dünyanın ve Bölgenin bu karmaşık ortamında, Kıbrıs Türk Toplumu, Kıbrıs Rum Toplumu ve Türkiye ile Yunanistan'ın barışçı geleceği için karşılıklı kabul edilebilir bir uzlaşma için akıl ve ruh dinginliği ile yapıcı ve yaratıcı sentezler üretilmesine katkı koymaktır..
Bu nedenle karşılıklı tahriklere yüz dönelim. Farklılıklarımızı, istek ve endişelerimizi akıl yolu ile gönülden çıkan güzel sözler eşliğinde dile getirelim.
Unutmayın; " dil, gönülün sahilidir".
CENEVRE ZİRVESİ SONRASI," Ya Demokrasi, Ya Faşizan Eğilimler"...
Kıbrıs sorunun çözümü sürecinde Cenevre zirvesi için kritik eşik ifadesi kullanılmaktadır.
Evet, Cenevre Zirvesi çok önemlidir. Ama yıllardır süren Kıbrıs sorunundaki çözümsüzlüğün artık bıkkınlık verdiği de açıktır.
Bu yüzden Cenevre Zirvesi önemlidir.
Fakat bu öneme bağlı olarak bunu , gerek Kuzeyde, gerekse de Güneyde son basamak diye göstermek de çok yanlıştır.
Çünkü bu SON ifadesini, her iki tarafın Federal Çözüm karşıtları, yani ayrılıkcılık ile hakimiyetçiliğe yol açmak niyeti olan gerici güçleri de büyük bir hevesle kullanmaktadırlar.
Evet, Cenevre'de gelişebilecek başarısızlık, Federal Çözüm arayışını zedeler. Federal çözüm gibi doğru ve önemli alternatifi yaralar.
Böyle bir durum ana dili ister Türkçe, ister Yunanca olsun Federal çözümü destekleyen barış güçlerinin konumunu en geniş kitlelerin önünde yaralar. Kuzeyde ayrılıkcılara, Güneyde de hakimiyetçilere alan açılır.
Ancak burada bir nokta daha vardır.
Eğer Cenevre'de bir başarısızlık olursa yara alacak olan yalnızca Federal Çözüm tezi olmayacaktır.
Ayni zamanda demokrasi, hukuk düzeni, ekonomik gelişme ve insan hakları da ciddi yara alacaktır.
Çünkü karşılıklı olarak gelişecek olan milliyetçilik içinden çıkacak olan faşizan eğilimler olacaktır.
Zira Kıbrıs'ta milliyetçi yaklaşımlar nedeni ile çıkan toplumlararası sorun ve çatışmalara bağlı olarak, iki toplumun içinde gelişen siyasi düzen, anti-demokratik faşizan uygulamalar olmuştur.
Dün, Kıbrıs sorununda toplumlararası çatışmalar içinde Kuzeyde BEY faşizmi oluşurken, Güneyde de EOKA B'ye kadar ulaşan faşizan yaklaşımlar boy vermişti.
Günümüzde yine Kıbrıs sorununda çözüm sürecinde ortaya çıkan sıkıntılar nedeni ile Güneyde ELAM'cıların hortladı.
Kuzeyde ise anti- demokratik ve faşizan hareketlerin alan genişlemesi çalışmasının artırmalarını da yeniden yaşıyoruz.
Yani Cenevre'de oluşacak başarısızlıkla yalnızca Federal Kıbrıs'a dayalı çözüm tezi yarar almayacaktır.
Ayni zamanda Kıbrıs'ın her iki tarafında gelişecek olan bir olguda demokrasi, hukuk düzeni ve insan haklarına aykırı uygulama ve eğilimler olacaktır.
Kısacası Kıbrıs'ta barış ve çözüm için Federal çözüm tezi temelinde toplumlararası sorunu aşmak için barış mücadelesi veren her iki toplumun içindeki sol, liberal ve demokratik güçlerin, bu barış hedefine paralel sürdürdüğü, faşizan uygulamaları geriletmek ve demokrasi, insan haklarına dayalı bir hukuk düzeni geliştirme mücadelesiyle belli bir konağa taşınmış olan demokrasi genişlemesi de daraltılmaya çalışılacaktır.
Bu yüzden Cenevre Zirvesi yalnız Federal Çözüm için değil, ama ayni zamanda demokratik, ekonomik kazanımların korunması ve genişletilmesi içinde önemli bir kavşaktır.
Ekonomik ve demokratik gelişmenin günümüzdeki kazanımları üzerinde yaşarken; bu değerlerin adamızda genişlemesinin tarihsel sürecinin, Kıbrıs sorunun çözümü için kararlılıkla sürdürülen barış mücadelesi ile paralel geliştiğini unutmak; Federal çözüm tezinin yaralanması ile bu değerlerinde büyük tehlike altına gireceğini göz ardı etmeyi getirir.
Dolayısı ile Cenevre Zirvesindeki olumluluk, ayni zamanda Kıbrıs Adası'nın iki yakasında da demokrasi ve ekonomik gelişmenin önünün açılması demektir.
Başarısızlık ise yine Kıbrıs Adası'nın her iki yakasında da anti- demokratik gelişmeler ile faşizan niyetlere kapı açmak ve ekonomik gerileme ile sosyal adaletsizliğin daha da açılması sonucuna kapı açmak demektir.
Bu yüzden sol, liberal, demokrat tüm Kıbrıslılar, Federal çözüm olgusunun yalnız barış için değil, ama adamızda demokrasi, ekonomik gelişme ve insan hakları ile sosyal adalet olgusunun daha da ilerlemesi ile doğrudan bağı olduğunu unutmamalıdır..
Açık yazayım. Cenevre zirvesinin başarısızlığı, Kuzeyde Kıbrıs Türk Toplumunun anti- demokratik süreçlere sürükleyecek ve bugün sıkıntılı olan toplumsal varlık konumunu daha da tehlikeli bir noktaya taşıyacaktır..
Böyle bir durumda Güney içinde, ELAM'a ve onun düşüncesine dönük kapı daha da açılacak ve buradan anti- demokratik, adaletsiz faşizan fenalıklar geçecektir.

Ferdi S. Soyer Haz 12 '17
13 Şubat Diyalog Gazetesi


ENOSİS PLEBİSİT KARARI..
Güneyde Mecliste alınan ENOSİS Plesibitinin yıl dönümünün okullarda kutlanması gerici kararını, gerçekten her açıdan değerlendirmek gerekir.
Bu gerici karara elbette ki tepki göstermek şarttır. Ancak tepkinin nasıl ve ne şekilde gösterileceği tepki kadar önemlidir.
Bir kere bu karar, iki toplum arasında yapılan tüm Doruk Antlaşmalarına, BM kararlarına ve ayni zamanda AB üyeliğine de aykırıdır.
Bu karar, ayni zamanda, 11 Şubat 2014' te Sayın Eroğlu ile Sayın Anastasiadis arasında imzalanan Ortak Belgeye de aykırıdır.
YASAKLANMIŞTIR.
Bir kere ENOSİS ve TAKSİM bu antlaşmalara göre yasaklanmıştır.
Bakın, önce 1979 Kibrianu - Denktaş Doruk antlaşmasının ilgili maddesine bakalım.
"Madde 8: Cumhuriyetin bağımsızlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü,bağlantısızlığı, bir başka ülke ile kısmen veya bütün olarak birleşmesi veya taksimi ve ayrılmanın herhangi bir şekline karşı yeterli garantiler olacaktır."
Yani Doruk Antlaşmasında ENOSİS ve TAKSİME karşı kesin bir ifade yer almaktadır.
Ancak, Syn Eroğlu ve Syn Anastasiadis arasında imzalanan 11 Şubat 2014 Ortak Belgesinde ise ayni husus, daha net ve kesin olarak ifade edilmektedir.
Buna göre madde 4'ün son cümlesi şöyledir.
" Madde 4: ... Bir bütün olarak ya da kısmen bir başka ülke ile birleşme veya Taksim ve ayrılma veya düzende herhangi başka düzenleme (tek yanlı) değişiklik ( yapılması) YASAKLANACAKTIR..."
Evet, tüm Doruk Antlaşmalarında ve 11 Şubat 2014 Ortak Belgesinde ENOSİS ve Taksim'in yasaklanacağı, bu kesin ifadelerle iki toplumca imzalanmıştır.
Üstelik bu antlaşmalar, yalnız iki toplum arasında değildir. Bu antlaşmalar, Kıbrıs sorununun çözümüne dair alınan tüm BM kararlarının da dayandığı temeldir.
Ayni zamanda, "Kıbrıs Cumhuriyetinin" AB üyeliği ve AB'nin Kıbrıs sorunun çözümüne dair aldığı tüm kararlarda bunlara dayanıyor.
Dolayısı ile Güneyde alınan Meclis Kararı, yalnız iki toplum arasında yapılan Doruk Antlaşmalarına aykırılık özelliği taşımıyor.
Bunlara dayalı olarak BM ve AB'nin aldığı tüm kararlara ve Kıbrıs sorunu ile ilgili alınan tüm Uluslararası siyasi kararlara da aykırıdır....
NE YAPILMALI?
Evet, bu Provakasyona tepki gösterilmelidir. Ama gösterilecek tepki, tarihten ders alınarak yapılmalıdır.
Yani, 1964'te Kıbrıs Cumhuriyetinin tek yanlı gaspına gösterdiğimiz tepki gibi yapılmamalıdır.. O zaman Kıbrıs Cumhuriyetinin tek yanlı gasp girişimine dönük, "artık bizim için Kıbrıs Cumhuriyeti ölmüş ve gömülmüştür" deyip, Kıbrıs Cumhuriyetini bütünü ile Kıbrısllı Rumlara terk eden o dünkü yanlış anlayış gibi davranmamak gerekir.
Şimdi yapılması gereken, Kıbrıs sorunun çözümünde iki toplumlu, iki bölgeli, siyasi eşitlik içinde Federal Çözümün istekli tarafı olarak, Kıbrıs Rum tarafının Mecliste aldığı bu kararın, başta 1977 ve 1979 Doruk Antlaşmaları ile 11 Şubat 2014 Ortak Belgesi'ne aykırı olduğunu. Ayrıca BM ve AB kararlarına da aykırılığını ele almalıyız...
Bunu BM, AB Platforumlarına ve Uluslararası zeminlere taşımalıyız.
Bu kararın, iki toplum arasında yasaklanması öngörülen bir fiilin, tersinin gelişmesini öngördüğünü işaret ederek, bunun geri alınması talebine dayalı, tümünü göreve davet etmeliyiz...
Kısacası, "madem öyle, alın size böyle" anlayışından uzak, öfkeli ve dar milliyetçi tepkilerden uzak, siyasetler üretmeliyiz.
Başta Cumhurbaşkanlığı, Hükümet ve tüm siyasi partiler olmak üzere her kesim, bu temelde BM, AB ve Uluslararası Platforumlara dönük ortak girişimleri yapmalıdır. Garantörler indinde de bu girişim yapılmalıdır.
FIRSATÇILIK HAKLILIKTAN UZAKLAŞTIRIR..
Eğer Güneyde alınan bu gerici karara dayanarak, Federal Çözümü öldürmek fırsatçılığı ile, "ikinci 20 Temmuz gerekir " söylemi yaparak, kendini Garantör ülke Türkiye'nin de yerine koyan, savaşı çağrıştıran söylemler içine girilirse; o zaman, Güneyin bağnazlarının oyununa ve tuzağına resmen geleceğiz ve düşeceğiz.
Bu kararın alınmasına Elam, Diko, Edek,Evreko, Vatandaşlar İtifakı gibi aşırı sağcılar ön ayak oldu. AKEL ret oyu verdi. DİSİ ise oportünist tavırla çekimser oy kullandı.
Bu gerici kararı, akıl dolu ve uluslararası Platforumlara dönük,milliyetçi öfkeden uzaktan, çözüm ve barış temelinde sorgulanmasına yönelik tepkilerle ele alırsak, ayni zamanda Rum Toplumunun da kendini sorgulamasına da yol açarız.
Çünkü, Güneye dönük bu kendini sorgulama kapısı, ancak uluslararası alanda alacakları tepki ile açılır. Yoksa milliyetçi bu Provakasyona dönük tepki, öfke ile dolu dar milliyetçilikle olursa, Güneyde içine kapanmayı sağlarız. Bu gericilere de en büyük dolaylı desteği vermiş oluruz.
BM ve AB İNDİNDE GİRİŞİM..
Ayni zamanda AB' ye; üyesi "Kıbrıs Cumhuriyetinin" Meclisinde alınan bu kararın, AB ilke ve değerleri ile "Kıbrıs Cumhuriyeti" üyelik olgusuna ters olduğunu göstermeliyiz. Bunun AB'nin aktif olarak desteklediği 11 Şubat 2014 Ortak Belgesi'ne de aykırı olduğunu ısrarla bildirmek gerekir.
Bu kararın, imzalanmış olan bu belgelerde, Yasaklanması öngörülen ırkcı ve çatışmaya zemin olan ENOSİS fiilinin, resmen desteklenmesini öngördüğünü. Bu nedenle "üyesinin Meclisinde" böyle bir kararın alınmasını, kınamasını ve bunun geri alınması için girişim yapmasını AB ile AP'tan talep etmeliyiz.
Çünkü, çözüm ve barış için yasaklanması gereken iki unsur olan ENOSİS ve TAKSiM'den birinin; ENOSİS'in, Güneyde Okularda kutlanması kararı, bu çatışmacı ve barış karşıtı anlayışın geleceğe taşınması demektir..
Bu ise AB ilke ve değerlerine aykırıdır. Buna tepki koymazlarsa, Avrupa'daki tarihi tüm çatışmaların yeniden hortlatılmasına da çanak tutacakları hatırlatılmalıdır.
Ne yani, eğer Almanya Meclisinde," Hitlerin 1933 seçimleri sonrası Başbakanlığı almasının yıl dönümü kutlansın" diye bir karar alınırsa, AB bunu normal mı alır?
Bu yüzden, bu gerici karara karşı çıkarken," yeni 20 Temmuz'lar mı istersiniz" diyerek, Kıbrıs Rum Toplumunun sağduyulu kesimlerini de bu gericiler karşısında etkisiz kılacak tavırlardan uzak, bir an evvel BM ve AB indinde ve tüm uluslararası alanda gereken girişimler yapılmalıdır.
Bu ada, ortak olarak tümümüzündür. Yalnızca Kıbrıslı Rumların değildir. Öyle ise bütündeki hakkı, buna istekli olmakla savunabiliriz. 11 Şubat 2014 Belgesi açık ve nettir. Buna sahip çıkma zamanıdır.
Ferdi S. Soyer Şub 13 '17
TAHSİN ERTOĞRULOĞLU ve % 29 Puls ile 1986...
1986 Perez De Cuellar Belgesi tartışma konusu oldu. Cenevre Görüşmelerinde Toprak Konusunda CB Akıncı'nın Harita sunması konusu tartışma konusu yapıldı. Bununla ilgili olarak "Kıbrıs Türk Tarafı Harita sundu, bu ilk kez yapılıyor" diye eleştiri yapıldı.
İşte bu tartışma üzerine 1986 yılında toprakta %29 Puls oranını içeren Perez De Cuellar belgesinin KKTC Meclisinde oy birliğ ile onaylanması meselesi gündeme geldi.
Üstelik bu tartışmada Cenevre'de "ilk kez harita verildi" sözü de bu nedenle çok da abes kalıyor.
Çünkü, Kıbrıs Türk halkı 1986 yılındaki oylamanın ötesinde, somut bir haritayı da içeren Annan Planını da çok sert tartıştı ve bu da Referanduma sunuldu. Bunu da onayladı. Ancak bu Güneyin Hayır oyu nedeni ile düştü.
Bu gerçekler varken bu ilk kez konuşmaları çok havada kalıyor.
Bu nedenle bunları yok sayarak, Harita verdi diye CB Akıncı'ya dönük saldırılar ve suçlamalar yapılması çok yanlıştır...

1986 Perez De Cuellar Belgesi..
Ancak bu konuyu, 1986'da KKTC Meclisinin Rahmetli Cumhurbaşkanı Sayın R.R Denktaş'ın katılımı ile Başbakan Sayın Eroğlu'nun liderliğindeki UBP ve Muhalefet Partileri CTP, TKP ve o dönemde Meclis'te bulunan YDP'nin oyları ile oybirliği ile Petez De Cuellar Belgesinin kabul edilmesi gerçeği üzerinden ele alacağım.
Çünkü Cenevre sonrası yapılan eleştirilere CB Sayın Akıncı'nın bunu hatırlatması ile bu konu tartışmanın odağına oturdu.
Önce UBP kendi tarihini inkar eden bir açıklama yaptı.Böyle bir şey yok deyi verdi.
Hele bu konuyu gündeme getiren Sayın Hüseyin Angolemli'ye dönük olarak Sayın Tahsin Ertoğruloğlu'nun Meclis Kürsüsünden "sahtekarlar" ifadesi ile olayı inkar etmesi çok üzücü idi.
Bu ifade gerçekte onun kendi klasına da uygun değildi.
Ama kendini o denli kaptırdı ki bu ifadeyi kullandı.
Yıllardır Kıbrıs konusunda tartışmalarda Perez De Culler Belgesini ve Gali Fikirler Dizisini ve Annan Planını hep dile getirmekteyim. "Tek karış toprak verilmez" söylemlerine dönük bu yaşanmış gerçeklere değiniyorum.
Üstelik 1986 Perez De Cuelllar Belgesinin Mecliste oylanmasında yer aldım.
Kısacası bugün KKTC Meclisinde, o oylamada bulunan iki milletvekiline biri de benim.
Bu yüzden bu konuyu tarihe not düşmek açısından bir kez daha ele almak istedim.
Bakalım Sahtekar kim?
Bakın tek bir şey hatırlatacağım. Sayın Denktaş'ın Perez De Cuellar Belgesini aktardıktan sonra o gizli oturumda CTP'nin Genel Sekreteri Naci Talat söz aldı ve Sayın Denktaş'a şunu söyledi.
"Bu belgeye oy vereceğiz ancak siz harita çalışmasını UBP grubuna gösterdiniz bize göstermediniz bu davranış doğru değil" dedi.
Bunun üzerine gereken yapıldı. Bunu hatırlamayanlara hatırlatalım.

UNUTMAK ve UMMAK
Bir kere açık olan bir yanlışlık var, politik yaşamımızda.
İnsanlar umduğuna varmak için unutmayı seviyor. Üstelik bu unutma işi, yalnız hafıza zayıflığına dayanmıyor.
Bilerek ve isteyerek unutturma işi de yapılıyor. Bu her alanda böyledir.
Umduğuna ulaşmak için unutma veya unutturma en geçerli yol.
Ancak bu yol yol değildir.
Dün yaşananları objektif olarak ele almazsan, umduğuna asla ulaşamazsın. Çünkü bugün geldiğin nokta, dünün olumlu ve olumsuzunu da içinde taşıyan bir birikimdir.
Eğer bu birikimi doğru olarak ele almazsan, bugün geldiğin konağı değerlendirmezsin.
Ya tüm birikimler gider, yada kuşaklar değişse dahi ayni sıkıntı ile hep hep yüz yüze kalırsın.
Böylece umduğuna da ulaşamazsın.
İşte bu nedenle günümüz sorunlarını tartışırken, dün çok önemlidir. Hele Kıbrıs sorunun çözüm sürecinde.
Diğer noktaları bir yere bırakıp doğrudan Toprak meselesine değinelim.

KKTC MECLİSİNDE OY BİRLİĞİ ile KABUL EDİLEN 1986 BELGESİ NE DER?
Bakın bir Çerçeve Antlaşma Taslağı olan Perez De Cuellar Belgesinde bu konuda ne yazmaktadır? Hem Toprak, hemde Özel Bölgelerle ilgili.
Aynen
" 7.(1) Kıbrıslı Türklerin Ağustos 1981 önerilerinde belirtilen toprak ayarlamalarına ek olarak toprak ayarlaması taraflar arasında anlaşılır. Bu Toprak ayarlamaları sonucu, Kıbrıs Türk Eyaleti veya Federe Devletine %29 ve ...( % 29 Puls) oranında toprak kalır. Şöyle ki, taraflar gerçek toprak ayarlaması konusunu görüşürken, "Kıbrıslı Türkler için bazı pratik güçlükler de dahil olmak üzere " 1977 tarihli Doruk Antlaşmasının 3. maddesi ve yeniden iskan ile ilgili meseleleri dikkate alırlar.
İki taraf da, taraflar arasında güveni güçlendirmek amacıyla, ÖZEL STATÜYE sahip
Olacak birbirine yakın bölgeler önermeyi de kabul eder. Bu bölgeler, öneren tarafın sivil idaresi altında kalacaktır"

Bir kere burada net olan tarihi gerçek şudur.
Yalnız 1986 yılında değil, ama 1981 yılında da Kıbrıs Rum Tarafına, Kıbrıs Türk Tarafı Toprak Ayarlaması konusunda bir Belge sundu.Bu çok açık. Yani 1986 ilk değildir.
Toprak Ayarlaması ifadesi ne demektir?
1977 Doruk Antlaşmaları temel alınarak yapılan çözüm görüşmelerinde, BM temelinde ele alınan çözüm formülünün esas temeli şudur.
Kıbrıs Türk Tarafı Toprak ayarlaması adı altında Güneye Toprak verecek; Kıbrıs Rum Tarafıda Kuzeye, Federal Kıbrıs temelinde 1964'te gasp ettiği yönetim ve güç erkinden taviz verecek.
Çözüm bulmanın formülü o gün bugün hala bu zemindedir.
Yani, 1981 'de Kıbrıs Türk Tarafı Güneye "toprak tavizi" önerdi.1986 Perez De Cuellar Belgesi ile bu % 29 Puls olarak oran çerçevesinde ek olarak tekrar yapıldı...
Yani Kuzeyde kalacak olan Toprak %29 Puls olacak.
Alın bir kağıt kalem ve çizin, Akıncının önerdiği, %29,2 ile % 29 + 9 Oranın bakalım ne çıkacak?
Gelelim ikinci meseleye.
Söz konusu maddede açıkça şu söylenmektedir.
"Taraflar, gerçek Toprak ayarlaması konusunu görüşürken, Kıbrıslı Türkler için meydana gelebilecek bazı pratik güçlükler de dahil olmak üzere " 1977 tarihli Doruk antlaşmasının 3. Maddesini ve yeniden iskan ile ilgili meseleleri ele alırlar."
1977 Denktaş - Makarios Doruk Antlaşmasının 3. Maddesini ele almadan önce buradaki vurguya değinmek lazımdır.
Bu da "Yeniden İskan" ifadesidir.
Bu kimin iskanıdır?
"Toprak ayarlaması" çerçevesinde yerleştiği yerden ayrılacak olan Kıbrıslı Türklerin iskanına dairdir bu konu...
İşte burada Sayın Tahsin Ertoğruloğlu'na sormak lazımdır. Bu mudur sahtekarlık Sayın Tahsin Ertoğruloğlu? Yoksa bu gerçeği gizlemek mi?
Üstelik bunu 1977 Denktaş - Makarios Antlaşmasının 3. Maddesi bağlamında da ele alalım.
1997 Denktaş -Makarios Doruk Antlaşmasının 3. Maddesi aynen şudur.
" Dolaşım Özgürlüğü, Yerleşme Özgürlüğü, Mülkiyet Hakkı ve başka özel konular görüşmeye açık olacak ve bunlar üzerinde görüşme yapılırken, iki toplumlu federal sistem temel ilke olarak dikkate alınacaktır. Ayni zamanda Kıbrıs Türk Toplumu açısından ortaya çıkabilecek bir takım Pratik zorluklar göz önünde tutulacaktır".

İşte burada pek çok nokta ortaya çıkmaktadır.
1986 Perez De Cuellar Belgesinde Toprak Ayarlaması yapılacak yerler için Kıbrıslı Türkler ile başlayan cümlede açıkça," Yeniden İskan" vurgusu var.
Ama bu vurgu, 1977 Doruk Antlaşmasında yok.
Çünkü, 1977 yeniden iskan ile ilgili çok yeni bir tarihti. Ama 1986'da bu çok önemli idi, bu yüzden, bu vurgu ilkesel olarak önemle yeni unsur olarak yer aldı....
Çünkü toprak ayarlamasına konu olacak yerlere Kıbrıslı Türkler açısından çok ciddi bir iskan oluşmuştu.
Bu yüzden o günkü görüşmecimiz Rahmetli R.R Denktaş, bunun Perez De Cuellar belgesinde ilkesel olarak yer almasını sağladı.
Bu bir başarı ve toplum için hala önemini koruyan bir değerdir.
KKTC Meclisi de bu belgeyi oy birliği ile bu önemli hususu da dikkate alarak onayladı.
Yani önerilen %29 Puls'un içinde Güzelyurt'tan Maraş'a kadar iskan edilen yerler de vardı. Bu yüzden bu konu çok önemli idi.
Bu tarihi hakikati nasıl unutmaya veya unutturmaya çalışırlar.
İkinci nokta şudur.
Sayın Tahsin Ertoğruloğlu Meclis Kürsüsünden Sayın Angolemli'ye cevaben " sahtekarlar " ifadesi eşliğinde ayni zamanda "o zaman aramıza Rum gelmeyecekti, mülkiyet meselesi de yoktu" dedi....
Hayır,buda doğru değil.
Çünkü bakın; 1986 Belgesinin atıf yaptığı 1977 Doruk Antlaşmasının 3. Maddesi açıkça mülkiyet hakkı ile yerleşme özgürlüğünden bahsetmektedir.
Bu kimin mülkiyet hakkı ile yerleşme özgürlüğüdür?
Bu çok açık değil mi?
Ancak bu maddede, yani 1977 Doruk Antlaşmasının 3. Maddesinde bu kural; yani mülkiyet hakkı ile yerleşme özgürlüğü meselesi, " iki toplumlu Federal sistem temel ilke olarak dikkate alınacaktır" demektedir.
Dikkat ederseniz "iki bölge" vurgusu yok.
Ama bu iki bölge ilkesi ve vurgusu, 1986 Perez De Cuellar Belgesi'ne girdi. Bunun Oy Birliği ile KKTC Meclisinde bunun kabul edilmesinden sonra.
Güneyde de Kibrianu yönetimin bunu ret etti.
Böylece Perez De Cuellar Belgesinin BM Raflarına girdi. Ama bu öz kaybolmadı. Bu temel daha sonra bir başka mecraya dönüştü.
Çeşitli süreçlerden sonra 1990 sonrası gelişen Gali Fikirler Dizisinde bu konu daha net ve temelli olarak yeniden şekillendi.
Yani, Gali Fikirler Dizisinde bu konu 1986 Çerçeve Antlaşmasından daha geniş olarak yer aldı.
En nihayet, yine Güneyin ayak sürçmesi ile Gali Fikirler Dizisi de ileri gitmedi.
Ama bu kez, dönemin BM Genel Sekreteri Sayın Butros Gali bu konu ile ilgili bir rapor hazırladı.
Bu rapor, Güvenlik Konseyi tarafından kabul edildi.
Söz konusu raporun bu konu ile ilgili maddesinde açıkça " Tarafların yönetimi altında olacak bölgelerde nüfus ve mülkiyet çoğunluğunun yönetici toplumda olacağı yazmaktadır".
Yani iki bölgeliliğin içeriği daha da netleşti.
Kısacası 1977 Doruk Antlaşmasında yer almayan ve 1986 Belgesi ile gelen bu ilke, 1992 Gali Fikirler Dizisi ve bunun Güvenlik Konseyi'nde onaylanan raporu ile daha net olarak gelişti ve ileri bir noktaya taşındı.
Bu konu daha sonra Annan Planında ise çok daha netleşti.
Annan Planın da Güneyin Hayır oyu ile retti sonrası gelişen süreçte ise, KKTC Meclisinden geçen Mal Tazmin Komisyonu Yasası ve arkasından 2010 yılında bu özün AHİM'in Demopulos kararı ile pekişmesinden sonra bu konu, mülkiyet meselesinde de somut ve evrensel kabul gören bir zemine ulaştı.
Yani,bugün CB Akıncı'nın sürdürdüğü görüşmeler; dün gerek Sayın Denktaş, gerekse Sayın Talat ve Sayın Eroğlu ile devam eden görüşmelerde ulaşılan bu sonuçların üzerine dayanmaktadır.
Bunlara her defasında bir yenisi açıklıkla eklendi.
İşte bu nedenle dünü hatırlamamak hele yok saymak çok hatadır.
Kısacası Sayın Denktaş'ın Kıbrıs sorunun Federal çözüm arayışında tutumunu, siyasetini eleştirsemde, 1977'de, 1981'de ve 1986 ile 1992 ' de oluşmasına katkı sağladığı bu önemli temelleri inkar edebilir miyim?
Buna cevabım hayırdır.
Ama Rahmetli Denktaş'ın siyasetinin savunucusu diye ortaya çıkan ve bu gün Federal Çözüme karşı olanların tümü, dar ideolojik amaçlar için bunları yok saymasını ise kabul edilmez buluyorum.
Üstelik bu gün, 1986 tarihinde KKTC Meclisinin bu önemli ilkenin ilkini, oy birliği ile kabul etmesi gerçeğini gizlemeye çalışanlar, gerçekte Sayın Denktaş'a hakaret etmektedirler.
Üstelik onu hiçleştirerek bunu yapmaktadırlar.
Sayın Denktaş, Kıbrıs'ta %36'a yakın toprak kontrolünü elinde tutan tarafın temsilcisi olarak masaya, %29 Puls Kuzeyde Toprak kalsın diye öneri yapacak ve bunun harita çalışmasını ve eksizini yapmayacak? Bunu düşünmek bile Denktaş'ı tanımamak ve ona haksızlık yapmaktır..
Bunu böyle düşünmek gerçekte Denktaş'a yapılan en büyük hakarettir.
Çünkü Denktaş, toprak ayarlamaları için, yani harita çalışmaları için şu kriterleri hep dile getiriyordu.
"Elimizde kalacak olan toprağın miktarından öte, bunun bir savunma derinliği, iki ekonomik yeterliliği olacak" derdi..
Bu kriterleri hep öne koyan Denktaş gibi bir lider, %29 Puls toprak önerecek da bunun haritasını çalışmayacak?
Bunun mümkün olmadığını en başta Tahsin Ertoğruoğlu ile onun destekçileri bilmelidir....
ÖZEL BÖLGELER..
1986 Perez De Cuellar Belgesinin Mecliste oy birliği ile kabul edilen 7. maddesinde okurken dikkatinizi çekti.
"Özel Bölgeler" önerisi de.
Üstelik bunun yönetiminin öneren topluma ait olacağı ilkesi de var. Biliyormusunuz bu nedir? Özellikle 1975 yılında nüfus değişimi ile ilgili yapılan antlaşmada yer alan bölgeler içindir bu.
Ama yazı uzamasın diye ele almadım.

BİRİKİM..
Bir kere açık olan bir şey var.
1977 ve 1979 Doruk Antlaşmaları.
1981 Çözüm Belgeleri.
1986 Perez De Cuellar Belgesi.
1992 Gali Fikirler Dizisi.
2004 Annan Planı.
Talat- Hristofyas Görüşmeleri.
Eroğlu- Anastasiadis 11 Şubat 2014 Ortak Belgesi.
Şimdi de Akıncı- Anastasiaidis görüşmelerinde üzerine dayandığımız temel, bütün bunlardan süzülen ve harmanlanan temeldir.
Bu temellerin üzerinde bugüne geldik.
Bundan ötürü bunların tümünü veya bir kısmını yok saymak, unutmak veya unutturmaya çalışmak hataların en büyüğüdür.
Bununla kimse umduğuna ulaşamaz. Sayın Tahsin Ertoğruoğluna Sahtekar kim diye sormak gerekir. Bunları unutmak olamaz.
Ferdi S. Soyer Oca 25 '17
CENEVRE ZİRVESİNE DÖNÜK DEĞERLENDİRME

Cenevre zirvesi çöküş olmadan bitti. Ancak bu bitiş, yeni bir zirvenin davetini de yaptı.
Bu yeni davetin önü açık, ama kalan yol sonsuz değil.
Yani Cenevre zirvesi biterken, çözüm için yeni bir kapı açtı. Ancak bu kapının açıldığı yol, çok kısa.
18 Ocak'ta uzmanlar biraraya gelecek.
Üstelik bu uzmanlarda, tüm tarafların uzmanları olacak. Yani, Kıbrıs'ın iki tarafı ve Türkiye,Yunanistan ve İngiltere'nin uzmanları olacak.Yani 5'li Konferans uzmanlar temelli devam edip bir üst aşamaya varılacak.
Üstelik Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın açıklamasından anlaşıldığı üzere uzmanların bu çalışması ile gelişebilecek yeni 5'li Konferans Dışişleri Bakanları yanısıra Başbakanlar veya daha üst düzeyli katılımlarla da olabilecek.
Üstelik biz şimdiden, Kıbrıs Türk Tarafı ve Türkiye'nin 18'indeki uzmanlar görüşmesine kimin gideceğini biliyoruz.
Diğerleri açıklamadı.
Bu uzmanların isim düzeyinde de açıklanması, öncelikle Kıbrıs Türk Tarafı ile Türkiye'nin konu ile ilgili ciddiyetini ve kararlılığını gösteren bir değerdir...
Cenevre'de çok önemli iki temel konu gerçekleşti.
Biri Kıbrıs Türk Tarafının hassas olduğu başta Yönetim ve Güç Paylaşımı başlığında dikkate değer gelişme oldu ki Türk Tarafı diğer konuya, yani Harita konusuna girdi ve kurallara göre önerisini yaptı.
Diğeri de bu önerinin yapılması ile de Kıbrıs Rum Tarafıda, 5'li Konferansa geçilmesini kabul etti.
Bunun üzerine 3 Garantör ülkenin Dışişleri Bakanları Cenevre'ye geldi.
İşte bu iki konu çok önemli.
Çünkü hem harita konusunda ilk ciddi adım atıldı, hemde 5'li Konferans 1960'tan sonra ilk kez gerçekleşti.
Bu iki adım, çözüm sürecinde çok önemli yeni ileri adımlardır.
Yani Cenevre'de çözüm yolunda yeni ve önemli ilk adımlar atıldı.
İşte bu aşamada bu yeni adımlar için Kuzey ve Güneyde yükselen tepkilere bakalım.
Güneyde; DİKO,EDEK, EVREKO, Vatandaşlar İttifakı ve diğer Federasyon karşıtı partiler, Sayın Anastasiadis'i 5'li Konferansın oluşmasını sağlayan adımı attı diye yerden yere vurdular.
Kuzeyde ise UBP, DP ve YDP gibi partilerde 5'li Konferansa yol açıp, zemin sağlayan Harita meselesini ele aldı diye Sayın Akıncı'yı yerden yere vurmaya çalışıyor.
İşte bu noktada özellikle Kuzeyde çözümden yana olupta bir sonuç çıkmadı diye yerinen çevreler çok titiz olmalıdırlar.
Çünkü, bu aşamada eğer meydana gelen bu yeni ve önemli gelişmenin değerini bilmezsek, o zaman önümüzde açılan, ama kısa olan son yolu, sağlıklı olarak yürüyemeyeceğiz.
Bakın, Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan basına yaptığı ve izlediğimiz konuşmasında, özellikle Harita verilmesine yol açan Dönüşümlü Başkanlık için çok önemli açıklamalar yaptı. Bunun 40 ve 20 aylık bir dönüşüme dayalı olacağını söyledi.
Kuzeyde niye harita verildi diye ahkam kesenler, şunu düşünmek zorundadırlar.
Eğer Sayın Akıncı'nın yaptığı ve Dönüşümlü Başkanlığı da içeren görüşmelerde " Türk Tarafının " tatmin olmayacağı bir gelişme olsaydı, Türkiye Dışişleri Bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu Cenevre'ye gidermiydi?
Sayın Akıncı'nın BM'ye verdiği Harita'yı, kimin aklı keser ki Türkiye ile istişare etmeden vermiş olsun?
Üstelik hadi bakalım," Toprak tavizi verilemez" diyenler konuşun. Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Tv'den herkesin işittiği şekilde," Açık ve Kapalı Maraş'ın", Erenköy takası ile verilebileceğini söyledi.
Buyurun, UBP, DP, YDP ve HP sözcüleri hadi karşı çıkın.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan, 650 Türk askeri ile 950 Yunan askerinin kalmasından söz etti.
Hadi, ayni şekilde ne bu diye başlayın bağırmaya çağırmaya bakalım.
Kısacası Cenevre'de meydana gelenler Federal Çözüm için olumlu zeminin daha da güçlenmesine katkı sağladı.
Baksanıza, Sayın Anantasiadis yaptığı açıklamaya.
"Türkiye işbirliği yapmak istemeseydi buraya gelmezdi" dedi.
Sayın Anastasiadis'in işaret ettiği bu gerçeğe, Güneyde bağnazlar öfke duyuyor. Kuzeyde ise bağnazlar, bu gerçeği yoksaymaya veya görmemeye çalışıyor.
Çözüm isteyenler bu gerçeğin değerini bilmelidir.
Şimdi, Federal çözümü isteyenlerin, Kıbrıs ve Rum Toplumları kadar, Türkiye ve Yunanistan devlet ve hükümet yetkilileri ile kamuoylarını, Kıbrıs'ta Federal çözüm için kalan son kısa yolu, barış için birlikte yürüme temelinde güçlendirmeyi öne koymalıdırlar.
Cenevre, çözüm için son Tur'un kapısını açtı. Şimdi bu son turda artık tüm güçler büyük bir sorumluluk ve heycanla buna hazırlanmalıdır
Ferdi S. Soyer Oca 13 '17
" Güneyde ve Kuzeyde birbirine en uç noktada karşıt olanların gerçekte Federal çözüm karşıtlığında birbirlerine en yakın noktada oldukları yeniden ortaya çıktı"

GÜNEYDEKİ ve KUZEYDEKİ BENZERLİKLER
9 Ocak Cenevre Zirvesine doğru giderken gerek Kıbrıs'ın içinde, gerekse etrafımızda pek çok gelişme yaşanıyor.
Özellikle Türkiye'de meydana gelen vahşi terör saldırılarının arkasından, Rusya Büyükelçisine dönük kahbe suikast bu açıdan da önemlidir. Zirve öncesi Türkiye üzerine oyunlar artmıştır.
Bu arada Suriye sorununda meydana gelen gelişmeler de önemlidir.
ABD Başkanlık seçimlerinden sonra yönetimin yeni seçilen ABD Başkanı Sayın Tramp'a devri gerçekleşene kadar, başta Halep olmak üzere yaşanan hızlı pek çok gelişme de anlamlıdır.
Bu bölgedeki gelişmeleri son derece yakından etkileyecek bir başka gelişme de Türkiye, Rusya ve İran arasında oluşan olumlu üçlü zirvedir.
Bütün bunların Orta Doğu ve Doğu Akdeniz'de stratejik öneme haiz olan Kıbrıs'ı siyasi olarak etkilememesi düşünülemez.
BU ŞARTLARDA
İşte böylesi karmaşık bir dış dinamiğin ortasında Kıbrıs sorununa karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm bulunması için 9 Ocak'ta Cenevre'de yapılacak çok önemli bir zirve öncesindeyiz.
Bu zirveden çıkacak olumlu bir çözümün, yalnız Kıbrıs'ın iki toplumuna değil ama, Türkiye ve Yunanistan'ı da bu karmaşık konjüktürde doğrudan doğruya olumlu olarak etkileyeceği de son derece açık bir gerçektir...
İÇTE DURUM
İşte böyle bir yapıda, Cenevre Zirvesi öncesi Kıbrıs'a baktığımızda ise içte durumun son derece karmaşık olduğunu görmekteyiz.
Bakın geçtiğimiz günlerde Federal çözüme sıcak bakmayan KKTC Başbakanı Sayın Hüseyin Özgürgün bir demeç vermişti.
Bu demecinde Sayın Özgürgün, çözüm olması halinde ertesi gün Kıbrıs Türk Toplumunun ekonomisinin çökeceğini söylemişti.
Ne ilginçtir, ayni mantığa dayalı açıklamayı, Federal Çözüme karşı olan Güneydeki siyasi partilerin ortak olarak düzenlediği panelde konuşan DİKO Başkanı Sayın Papadopulos da dile getirdi.
Sayın Papadopulos, çözüm olması halinde Güneyin 17 milyar dolarlık dış borçla işe başlayacağını, Kuzeyin ise dış borcunun Türkiye tarafından silineceğini, bu yüzden Federal çözümün Güneyin ekonomisini çökerteceğini söyledi.
Sayın Özgürgün ile Sayın Papadopulos Federal çözüm karşıtlıklarını, kendi toplum ekonomilerinin çökmesine neden olacağı konusunda ortaklaştılar...
Birbirine karşıt olanların gerçekte en yakın noktada olan uçlar oldukları böylece bir kez daha ortaya çıktı.
Sayın Papadopulos yaptığı konuşmada 17 milyar dolarlık borçlarını da "Türkiye işgaline" bağladı. Vay ki ne vay.
Peki Sayın Papdopulos, GSYH'nın % 5 inden fazlasını Kıbrıs sorunu yüzünden askeri harcamalarda tüketen bir ekonomi olarak, çözümle birlikte bunun ortadan kalkmasının hiç mi bir avantajı yok?
Kuzeyde ise Sayın Özgürgün ve ortağı Sayın Serdar Denktaş ise Kuzeyde yaşadığımız ekonomik sıkıntılar nedeni ile halka yaptıkları açıklamalarda, nedeni hep, Kıbrıs sorunu nedeni oluşan izolasyonlara ve siyasi duruma bağlamaktadır.
Yani Sayın Papadopulos'un ekonomik sıkıntılar nedeni olarak Türkiye'yi sorumlu göstermesi gibi, UBP ve DP Başkanları da Kuzeydeki ekonomik sıkıntıların ana nedenini Kıbrıslı Rumlara ve dünyaya bağlamaktadır.
Ekonomik sıkıntıların nedenini, süren çözümsüzlüğün yol açtığı statükoya bağlayanlar, bunu aşacak olan Federal Kıbrıs çözümüne karşıtlıkta, bu kadar birbirlerine yakın olabilirler?
Bunun tek bir nedeni vardır. Bu fiili durumun sürmesinin siyasi, ideolojik ve ekonomik olarak belli kesimlere sağladığı fayda bu ortak buluşmanın nedenidir.
Bu yüzden birbirine karşıt en uç noktada olanlar, sonuç itibarı ile 9 Ocak Zirvesinden Federal Çözüme doğru olumlu sonuç çıkmaması konusunda, en yakın durumda bulunabiliyorlar.
Sahi bu arada yine soralım.
Neden Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin bu en zor döneminde Cenevre'deki 9 Ocak zirvesine katılacağını açıklamasına karşın hala, KKTC Başbakanı ve KKTC Başbakan Yardımcısı yani UBP ve DP Başkanları katılımları ile ilgili tek bir açıklama yapmıyor?
Üstelik bir diğer açıklama yapmayan da Yunanistan Başbakanı Sayın Çipras'tır.
İşte 9 Ocak zirvesine doğru giderken dışta oluşan önemli gerilimlerle birlikte, içte yaşanan bu gelişmelerde dikkat çekicidir. Bu yüzden sağduyuyu hiç kaybetmememiz gerekiyor.
Evet, 9 Ocak Zirvesine giderken Güneyde Federasyon karşıtı partilerin ortak ret cephesi girişimlerini son derece dikkatli bir şekilde izlemeliyiz. 9 Ocak Zirvesinin başarı ile sonuçlanması için herkes elinden geleni yapmalıdır.

Ferdi S. Soyer Ara 23 '16
OYUN İÇİNDE OYUN...
Ocak ayının ilk yarısında başlayacak olan Cenevre zirvesine ne kaldı? Oldukça önemli bir zirve öncesi toplumsal aklımızı ve enerjimizi bu önemli olaya yöneltmemiz gerekir.
Türkiye'nin etrafında yaşanan savaş ve pek çok toplumsal endişeyi beslerken, arka arkaya yaşanan vahşi terör saldırıları da bu endişeyi doruğa çıkartmaktadır.
Anayasa değişikliği tartışmaları ve demokratik yaşamda oluşan sıkıntılar ve ekonomide meydana gelen olumsuz gelişmelerde endişelere deyim yerinde ise tuz biber ekmektedir...
HÜKÜMET KRİZE KÖRÜK TUTUYOR
Bütün bu gelişmelerin Kıbrıs'ın iç ve dış siyasi yaşamına yansıması olmaktadır. Bunu göz ardı edenin de anlını karşılamak gerekir.
Hal bu iken, Kıbrıs iç siyasi yaşamında da oyun içinde oyun gelişmektedir. Bir yandan derinleşen ekonomik sıkıntılara dönük çaresizlik ifade eden yaklaşımlar var. Öte taraftan, bütün bu sıkıntıları yalnızca konuşan ve sıkıntılara dönük tepki dile getiren yaklaşımlar var.
Cenevre Zirvesi öncesi bu temele yoğunlaşmamız gerekirken, muhalefet etme adına Erken Seçimi ve Hükümeti düşürme konularını bu ağır gündem içinden farklı saiklerle öne alma çabalarını görüyoruz.
Ama bu çabalara dönük besleyici olanın da bizzat Hükümet olduğunu da yaşıyoruz.
Cenevre zirvesi öncesi, Kuzeyde bir kaos ortamının doğması söz konusu.
Başbakan ve Yardımcısı da bu ateşe pervasızca odun atmak yarışı içindedir..
ÖNDE NE OLMALI?
İşte böyle bir ortamda, toplumsal kesimlerin hangi nokta önde olmalı diye düşünmesi zorunludur?
Bir kere, daha Meclis'te oylaması yapılmayan 2017 Bütçesi, döviz krizi ile ciddi bir değer erozyonuna uğradı..
Bu yıl önce, %4 olarak öngörülen enflasyonun, şimdi, yıl sonuna doğru % 7 'ye yakınlaşması hatta aşması söz konusu.
Dolar krizine karşın Türkiye'de iç zorluklara karşın bu yapılmasına rağmen, Kıbrıs'ta Hükümet, hala petrol fiyatlarında artışa gitmedi. Neden?
Çünkü, Aralık ayının içinde yapılacak olan bir artış, Aralık ayı enflasyonuna yansıyacak. Bu ise Devlet Bütçesini maaş ödemeleri bakımından, Eşel Mobil temelinde daha da sıkıştıracak.
Bu zammı bu yüzden gelecek Ocak ayına sarkacak şekilde ele almak istiyorlar. Ama bu gelecek yılın enflasyonist baskısını daha da artıracak. Zammı katmerleştirecek..
Açık olan bir şey var. Herkesten daha fazla, bizzat hükümet, bu enflasyonist baskının 2017 içinde dorukta olacağını ve Bütçenin tekleyeceğini biliyor.
OYUN
İşte bu yüzden bu Hükümet, bizzat kendisi Cenevre Öncesi siyasi krize oynuyor.
Bakın göreceksiniz, 2017 Bütçesi Meclis'ten geçtikten ve DP Kurultayını bitirdikten sonra, siyasi krizlere ve kaosa oynamak gündemin doruğuna oturacak.
Zirve öncesi Erken Seçim çağrısının bunların arkasından bizzat hükümetten veya onu destekleyenlerden gelmesine kimse şaşırmasın.
Baksanıza Başbakan, bu enflasyonist baskının Kıbrıs'ta yaşayan herkesi ve ekonomiyi olumsuz etkileme potansiyeli üzerine konuşacağına; sanki bu yokmuş gibi, " çözüm olursa Kıbrıs Türk ekonomisi çökecek" diye demeç veriyor.
Bu ortamda, toplumsal muhalefetin sinir uçlarına oynayarak çatışmayı besliyor.
Maliye Bakanı da olan Başbakan Yardımcısı bu olumsuz ekonomik gelişmeler üzerinde duracağına, Parti Başkanlarına Cenevre Zirvesi için davet yapan CB dönük Kongrelerinde karşı konuşmalar yapıyor.
Cenevre Zirvesine katılmama kararını, 24 Araşık'taki DP Kurultay kararına döndürmeye ve zirve öncesi siyasi krizin fitilini yakmaya çalışıyor.
Üstelikte Cumhurbaşkanından zirveye katılma kararı almak için taslak talep ediyor. Ama dönüp arkasından da her halükarda "Hayır" diyeceğini de söylüyor.Bu,"ne lahana, bu ne perhiz turşusu"..
Bu,Türkiye'nin bu sıkıntılı zamanında çıkmaza oynamadır.
Şimdiden gelecek olan ekonomik zorlukların bilinci içinde olduklarından, bunlar tam yaşanmadan, hem Cenevre Zirvesi öncesi kaosa oynamak ve zirveyi sakatlamak için hemde iç siyasi kaos yaratıp, Muhtemel Referandum öncesi, Kıbrıs sorununu da istismar edecekleri bir seçim ortamı elde etme çabası içindedirler.
Yani çözümü tıkamak için her yol mübah. Şimdi de engelleyemedikleri bu süreci, iç kaos ile tıkamak esas amaçlarıdır. Bunların tek derdi erkte kalmaktır. Gerisi yanan yansın anlayışıdır.
Bu oyunlara kimse kısır muhalefet yaklaşımı ile destek olmamalıdır. Toplumsal aklı Cenevre Zirvesine dönük yoğunlaştırmak esas olmalıdır...
Ferdi S. Soyer Ara 20 '16
Ana Sayfa >> İÇ HABERLER 15 Aralık 2016, Perşembe 08:00
Soyer'den yoldaşı Tsipras'a 'karar ver' çağrısı
Kıbrıs Postası’na konuşan eski Başbakanlardan, CTP Milletvekili Ferdi Sabit Soyer, Cenevre Zirvesi öncesi Yunanistan’ın pozisyonunu netleştirmediğinden yakınarak Yunan Başbakan Tsipras’ın “bir solcu” olduğunu hatırlattı ve “Farklı, ilerici ve demokratik mi olacaksın yoksa ‘küçük kahraman’ mı?” diye sordu…

paylaş
tweetle
paylaş
AA
iletişim
Okuyucu Temsilcisi:
227 15 15
Yazdır
Habere Yorum Yaz



Kıbrıs Postası’na konuşan eski Başbakanlardan, CTP Milletvekili Ferdi Sabit Soyer, Cenevre Zirvesi öncesi Yunanistan’ın pozisyonunu netleştirmediğinden yakınarak Yunan Başbakan Tsipras’ın “bir solcu” olduğunu hatırlattı ve “Farklı, ilerici ve demokratik mi olacaksın yoksa ‘küçük kahraman’ mı?” diye sordu…

Yunanistan’ın 9 Ocak’ta başlayacak Cenevre Zirvesi’ne tıpkı Türkiye ve İngiltere gibi “garantör” aktör olarak en üst düzeyde katılmasını beklediğini ifade eden Ferdi Sabit Soyer ancak bu saate kadar bunun netleşmediğini hatta Yunan Savunma Bakanı Kocas’tan “kötü açıklamalar” geldiğine dikkat çekti.

Soyer, “Tsipras klasikten çıkan, farklı, demokratik ve ileriye açılım yapan politikaların günümüz şartlarında daha da gelişmesini mi sağlayacak yoksa klasik olana oynayarak iç siyasi endişelerle, ulusal bir kısım hadiselerin küçük kahramanı mı olacak?” diye sordu.

Tsipras’ın bir an evvel Cenevre konferansıyla ilgili tutumunu netleştirmesi gerektiğini, Ada’da federal bir çözümle noktalanmasına katkı yapmasını dilediğini ifade eden Soyer, “Çünkü Sol bir lider olarak Tsipras’a büyük görevler düşüyor” değerlendirmesini yaptı.

Kıbrıs Postası

Kıbrıs Postası’na konuşan eski Başbakanlardan, CTP Milletvekili Ferdi Sabit Soyer, Cenevre Zirvesi öncesi Yunanistan’ın pozisyonunu netleştirmediğinden yakınarak Yunan Başbakan Tsipras’ın “solcu” olduğunu hatırlatarak “Farklı, ilerici ve demokratik mi olacaksın yoksa ‘küçük kahraman’ mı?” diye sordu…

Yunanistan’ın 9 Ocak’ta başlayacak Cenevre Zirvesi’ne tıpkı Türkiye ve İngiltere gibi “garantör” aktör olarak en üst düzeyde katılmasını beklediğini ifade eden Ferdi Sabit Soyer ancak bu saate kadar bunun netleşmediğini hatta Yunan Savunma Bakanı Kocas’tan “kötü açıklamalar” geldiğine dikkat çekti.

Soyer, “Sayın Tsipras’ın Yunan hükümetinin ve demokratik Yunan kamuoyunun bir an evvel bu konferansla ilgili tutumlarını netleştirmeleri, Türkiye ve İngiltere’nin de katılacağı konferansla iki liderin ilerleteceği görüşme sürecinin Ada’da federal bir çözümle noktalanmasına katkı yapmasını diliyorum… ” diye konuştu.

“YUNANİSTAN DA KONFERANSA EN YÜKSEK DÜZEYDE KATILMALIDIR”

Soyer şöyle konuştu; “9 Ocak’ta Cenevre’de gerçekleşecek zirve son derece önemlidir. Ben buna konferans diyorum.. Beşli ya da çoklu ifadelerini kullanmak istemiyorum. Bu konferansla bağlantılı olarak Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı düzeyinde buraya katılacağını açıkladı aynı zamanda İngiltere Başbakanı da katılacağını deklere etti. Bunlar son derece önemli gelişmelerdir ancak benim en çok dikkatimi çeken Kıbrıs sorunuyla garantör ülke olarak doğrudan ilgili olan Yunanistan’ın hala bu konuda somut bir açıklama yapmamış olmasıdır… Bu bence yanlıştır. Konferansa Yunanistan da en yüksek düzeyde katılmalıdır.

Bunun için Yunan iç siyasetinin kurbanı ya da buna bağlı Yunanistan’da yaşana sıkıntılar nedeniyle Türkiye ile çatışma noktasına evrilmemesi lazım. Çünkü Yunanistan Savunma Bakanı Kocas son derece kötü açıklamalar yapmaktadır. Buna bağlı olarak da Türkiye ile çatışmayı doruğa çıkartmaktadırlar. …”

“SOL BİR LİDER OLARAK TSİPRAS’A BÜYÜK GÖREVLER DÜŞÜYOR”

“Bu noktada Yunan Başbakan AlexisTsipras’a büyük görevler düşüyor… Sol bir lider olarak Tsipras, zamanında ulusal kurtuluş savaşı döneminde savaşa rağmen Atatürk ve Venizelos’un başlattığı Türk-Yunan dostluğuna dönük ya da iki sağcı lider olarak Adnan Menderes ile Konstantin Karamanlis’in, biri Enosis’i biri taksimi savunurken Kıbrıs Cumhuriyeti olgusunu yarattıkları ve klasikten çıkan, farklı, demokratik ve ileriye açılım yapan politikalarını günümüz şartlarında daha da gelişmesini mi sağlayacak yoksa Tsipras klasik olana oynayarak iç siyasi endişelerle, ulusal bir kısım hadiselerin küçük kahramanı mı olacak?

Başbakan Tsipras yeni bir ses yeni bir nefes mi olacak bu çok önemlidir… Buna cevabın Evet olmasını yürekten diliyorum…

Bu soruya cevap verilmesi kanısındayım… Bundan ötürü Sayın Tsipras’ın Yunan hükümetinin ve demokratik Yunan kamuoyunun bir an evvel bu konferansla ilgili tutumlarını netleştirmeleri, Türkiye ve İngiltere’nin de katılacağı konferansla iki liderin ilerleteceği görüşme sürecinin Ada’da federal bir çözümle noktalanmasına katkı yapmasını diliyorum… ”
Ferdi S. Soyer Ara 15 '16
GERÇEKTEN ENOSİS Mİ?
Kıbrıs sorunun çözüm sürecinde Federal Çözüme karşıt olanların, endişe taşıyan insanlarımızı etkilemek için çok sık ifade etikleri bir söylem var..
Buda," Kıbrıslı Rumların ENOSİS hedefleri bitmedi" söylemidir..
Bu doğru mu? Bu tesbiti gerçekten sorgulamak lazımdır. Çünkü eğer tesbitinizi doğru yapmazsanız, ulaşmak istediğiniz sonuca varamazsınız...
Bu konuyu irdelemeden evvel, özellikle Türkiye, KKTC ve Azerbaycan ilişkisine dönük bir yaklaşıma değinmek isterim.
KKTC, Türkiye, Azerbaycan ilişkilerinde "üç devlet, bir millet" diye ifade edilen bir söylem var. Gerçi Karabağ sorunu nedeni ile KKTC vurgusu çok sık yapılmasa da Türkiye ve Azerbaycan ilişkilerinde "iki devlet, bir millet" ifadesi çok sık kullanılmaktadır.
"İKİ DEVLET, BİR MİLLET"
İşte, "Kıbrıs Cumhuriyeti ile Yunanistan " ilişkisini bu yaklaşımla değerlendirmek gerekir.
Güneyin ve Yunanistan'ın günümüzdeki hedefi niye ENOSİS olsun ki?
"Kıbrıs Cumhuriyetini" siz istediğiniz kadar iç siyasi söylemlerinizde yok sayın.
Ama bu 1964'te gasp edilmiş KC'i; AB'nin ve BM'nin üyesidir.
Üstelik bu kimliği ile dünyada siyaset ,ekonomi, spor, güvenlik ve Kültürel pek çok ilişkinin içinde vardır.
İKÖ dahil pek çok uluslararası kuruluşun üyesidir.
Üstelik NATO'nun Varşova'da yaptığı son zirvesinde, AB ve NATO Ortak Güvenlik politikasının da tarafı olmuştur.
İstediğiniz kadar "Kıbrıs Cumhuriyetini" yok sayın. Ama, başta BM Güvenlik Konseyinin 5 daimi üyesi olmak üzere BM'ye üye ülkelerle diplomatik ilişkisi vardır. Ayrıca bölgesel açıdan İsrail, Mısır ve İslam ülkeleri ile doğrudan siyasi, güvenlik ve ekonomik konularla ilgili de antlaşma yapmaktadır.
Peki hal böyle iken neden, günümüz koşullarında Kıbrıs ve Yunanistan'ın egemen güçleri ENOSİS talebi içinde olsun?
Yani fiilen yaşanan, Türkiye, KKTC, Azerbaycan ilişkisi için ifade edilen "üç veya iki devlet, bir millet" yaklaşımının çok somutta ileriye taşınmış halidir.
FEDERAL ÇÖZÜM...
Bu yüzden Güneyin ve Yunanistan'ın bağnaz güçlerinin hedefi, iki toplumlu yapısı 1964'te bozulan ve tek toplumlu hale döndürülen "Kıbrıs Cumhuriyetinin" fiili durumunun devam etmesidir.
Yani, 1964 statükosu ile gelişen "iki devlet, bir millet" yapılanması ile dünya, siyasetinde etken olmak varken, neden ENOSİS gibi çok eski bir hedefte kalsınlar?
Bu yüzden Federal Çözüm gerçeğini kabul etmek, içselleştirmek ve bununla ilgili çaba harcamak, Güney ve Yunanistan siyasetinde çok zor gelişti.
Federal çözüme gerçekten duyarlı ve istekli olan Kıbrıslı Rum ve Yunanistanlı siyasiler çok büyük zorluklar yaşadılar. Kimisi buna içtenlikle inandığı için siyaset sahnesinde etkisizleşti.Günümüzde Yunanistan'da komünist parti dahi Federal çözüm karşıtlığı içine girdi.
Yani Güneyin bağnazlarının Federasyona karşıtlıklarının temeli, ENOSİS hedefine yaklaşım değil, 1964 statükosunun yol açtığı "iki devlet, bir millet " yaklaşımını korumak üzerinedir..
TÜRKİYE- AB
Bakın, Türkiye'nin AB ile ilişkileri zorluk içindedir. AB'nin tüm platformlarında "iki devlet, bir millet" yaklaşımı ile "Kıbrıs Cumhuriyeti" ve Yunanistan bulunmaktadır.
Avrupa Parlementosunun Türkiye ile üyelik müzakerelerinin durdurulmasına yönelik tavsiye kararı, "AB Genel İşler Konseyinde" ele alındı. Avusturya'nın karşı tavrına karşın durdurma kararı alınmadı.
Önümüzdeki günlerde liderler toplantısı yapılacak. Bu zirveden de "AB Genel İşler Konseyi'nde" alınana benzer bir kararın çıkması beklenmektedir.
Ancak açık bir gerçek var. Türkiye'nin AB ile ilişkilerinin gelişmesine Kıbrıs sorununun çözüm süreci olumlu bir etki yapacak.
Bunun yararı siyasi yanlarının ötesindedir. Buna katkı sağlayacak olan diğer nokta ise, böyle bir Federal Çözümle, Kıbrıslı Türklerin siyasi eşit ortak olarak yer alacağı Federal Kıbrıs gerçeğidir.
Çünkü Federal Kıbrıs gerçekleştiği zaman gündeme gelecek olan, Kıbrıs'ın; iki toplumlu yapısı temelinde, AB ve BM dahil tüm uluslararası Platforumlarda temsiliyeti olacaktır...
Bu bakımdan Güneyin bağnazlarının hedefi, ENOSiS değil, "iki devlet, tek millet"
anlayışı ile şekillenen bu günkü durumun korunmasıdır. Federal çözüme bundan ötürü karşıdırl
Ferdi S. Soyer Ara 15 '16
GERÇEKTEN ENOSİS Mİ?
Kıbrıs sorunun çözüm sürecinde Federal Çözüme karşıt olanların, endişe taşıyan insanlarımızı etkilemek için çok sık ifade etikleri bir söylem var..
Buda," Kıbrıslı Rumların ENOSİS hedefleri bitmedi" söylemidir..
Bu doğru mu? Bu tesbiti gerçekten sorgulamak lazımdır. Çünkü eğer tesbitinizi doğru yapmazsanız, ulaşmak istediğiniz sonuca varamazsınız...
Bu konuyu irdelemeden evvel, özellikle Türkiye, KKTC ve Azerbaycan ilişkisine dönük bir yaklaşıma değinmek isterim.
KKTC, Türkiye, Azerbaycan ilişkilerinde "üç devlet, bir millet" diye ifade edilen bir söylem var. Gerçi Karabağ sorunu nedeni ile KKTC vurgusu çok sık yapılmasa da Türkiye ve Azerbaycan ilişkilerinde "iki devlet, bir millet" ifadesi çok sık kullanılmaktadır.
"İKİ DEVLET, BİR MİLLET"
İşte, "Kıbrıs Cumhuriyeti ile Yunanistan " ilişkisini bu yaklaşımla değerlendirmek gerekir.
Güneyin ve Yunanistan'ın günümüzdeki hedefi niye ENOSİS olsun ki?
"Kıbrıs Cumhuriyetini" siz istediğiniz kadar iç siyasi söylemlerinizde yok sayın.
Ama bu 1964'te gasp edilmiş KC'i; AB'nin ve BM'nin üyesidir.
Üstelik bu kimliği ile dünyada siyaset ,ekonomi, spor, güvenlik ve Kültürel pek çok ilişkinin içinde vardır.
İKÖ dahil pek çok uluslararası kuruluşun üyesidir.
Üstelik NATO'nun Varşova'da yaptığı son zirvesinde, AB ve NATO Ortak Güvenlik politikasının da tarafı olmuştur.
İstediğiniz kadar "Kıbrıs Cumhuriyetini" yok sayın. Ama, başta BM Güvenlik Konseyinin 5 daimi üyesi olmak üzere BM'ye üye ülkelerle diplomatik ilişkisi vardır. Ayrıca bölgesel açıdan İsrail, Mısır ve İslam ülkeleri ile doğrudan siyasi, güvenlik ve ekonomik konularla ilgili de antlaşma yapmaktadır.
Peki hal böyle iken neden, günümüz koşullarında Kıbrıs ve Yunanistan'ın egemen güçleri ENOSİS talebi içinde olsun?
Yani fiilen yaşanan, Türkiye, KKTC, Azerbaycan ilişkisi için ifade edilen "üç veya iki devlet, bir millet" yaklaşımının çok somutta ileriye taşınmış halidir.
FEDERAL ÇÖZÜM...
Bu yüzden Güneyin ve Yunanistan'ın bağnaz güçlerinin hedefi, iki toplumlu yapısı 1964'te bozulan ve tek toplumlu hale döndürülen "Kıbrıs Cumhuriyetinin" fiili durumunun devam etmesidir.
Yani, 1964 statükosu ile gelişen "iki devlet, bir millet" yapılanması ile dünya, siyasetinde etken olmak varken, neden ENOSİS gibi çok eski bir hedefte kalsınlar?
Bu yüzden Federal Çözüm gerçeğini kabul etmek, içselleştirmek ve bununla ilgili çaba harcamak, Güney ve Yunanistan siyasetinde çok zor gelişti.
Federal çözüme gerçekten duyarlı ve istekli olan Kıbrıslı Rum ve Yunanistanlı siyasiler çok büyük zorluklar yaşadılar. Kimisi buna içtenlikle inandığı için siyaset sahnesinde etkisizleşti.Günümüzde Yunanistan'da komünist parti dahi Federal çözüm karşıtlığı içine girdi.
Yani Güneyin bağnazlarının Federasyona karşıtlıklarının temeli, ENOSİS hedefine yaklaşım değil, 1964 statükosunun yol açtığı "iki devlet, bir millet " yaklaşımını korumak üzerinedir..
TÜRKİYE- AB
Bakın, Türkiye'nin AB ile ilişkileri zorluk içindedir. AB'nin tüm platformlarında "iki devlet, bir millet" yaklaşımı ile "Kıbrıs Cumhuriyeti" ve Yunanistan bulunmaktadır.
Avrupa Parlementosunun Türkiye ile üyelik müzakerelerinin durdurulmasına yönelik tavsiye kararı, "AB Genel İşler Konseyinde" ele alındı. Avusturya'nın karşı tavrına karşın durdurma kararı alınmadı.
Önümüzdeki günlerde liderler toplantısı yapılacak. Bu zirveden de "AB Genel İşler Konseyi'nde" alınana benzer bir kararın çıkması beklenmektedir.
Ancak açık bir gerçek var. Türkiye'nin AB ile ilişkilerinin gelişmesine Kıbrıs sorununun çözüm süreci olumlu bir etki yapacak.
Bunun yararı siyasi yanlarının ötesindedir. Buna katkı sağlayacak olan diğer nokta ise, böyle bir Federal Çözümle, Kıbrıslı Türklerin siyasi eşit ortak olarak yer alacağı Federal Kıbrıs gerçeğidir.
Çünkü Federal Kıbrıs gerçekleştiği zaman gündeme gelecek olan, Kıbrıs'ın; iki toplumlu yapısı temelinde, AB ve BM dahil tüm uluslararası Platforumlarda temsiliyeti olacaktır...
Bu bakımdan Güneyin bağnazlarının hedefi, ENOSiS değil, "iki devlet, tek millet"
anlayışı ile şekillenen bu günkü durumun korunmasıdır. Federal çözüme bundan ötürü karşıdırl
Ferdi S. Soyer Ara 15 '16
Sayfalar: « 1 2 3 4 5 ... » »»