tr

Kullanıcı blogları

SUYU TARTIŞMAK, VAR OLMANIN İŞARETİ....
Su konusu yine tartışmanın odağında. Böylesi önemli ve ciddi bir kaynağın tartışma konusu olması yadırganabilir.
Ancak görüldüğü kadarı ile tartışmaların özü ve içeriği olayın kendisine dönük değildir.
Bunun kıymetini ve değerini bilmeyeni, ifade etmeyeni daha görmedim.
Bu nedenle bu tartışmaları ve arayışları yadırgamayı da doğrusu anlamadım.
Yani, bu topraklarda yaşayan insanlar, düşünmemeli ve kendilerine söylenen her şeye ve söze; tavırsız, kayıtsız, koşulsuz uymaları mı gerekir?
O zaman nasıl halk, devlet veya toplum olunur? Eğer siz kendi düşünce dünyanızı ve toplumsal dinamiklerinizi canlı tutmaz ve devinim içine koymazsanız, nasıl iddia sahibi olursunuz?
Bu nedenle, gerek Türkiye'de, gerekse de Kıbrıs'ta SU konusunda yapılan tartışmaları yadırgayan ve bu tartışmaları boğmaya çalışanları hiç anlayamıyorum. Bunu yapan gerçekte, bu topraklarda yaşayan insanların dinamizmine ve halk olma devinimine kurşun sıkar.
Kimine göre yanlış olan görüşler de bu tartışma sürecinde ifade edilebilir. Buna dönük tavır ise hakaret veya sindirme tavrı olamaz.
Eğer demokratınız, en aykırı görüşlere hakaret veya sindirme ile yanıt veremezsiniz.
Hele yanıtınız devlet gücü ile sindirmek veya Türkiye'ye dönük sevgiyi istismar etmekse, bu tartışmalarda demek ki siz güçsüzsünüz. İnandırıcı da olamazsınız. Aksine korktuğunuz başınıza gelir, en önem verdiğiniz değerler, insanlar içinde içselleşmez.
Bu topraklarda insanları kendine göre yeterince Türk ve Müslüman yapmak hedefi ile hareket edenler bu tavırlarla bir yere varamadı. Aksi etkilere yol döşediler.
Ama hala bütün bu yaşanmışlıklardan ders çıkartılmadığı görülmektedir.
Bu metotlarla hem devleti, hemde Türkiye'yi kendi ellleri ile yıprattılar..
Bu yüzden beğenmediğiniz veya katılmadığınız görüşlere dönük, görüşle cevap vermelisiniz..
Böylece bu tartışmaları duyan, okuyan sizin gibi aklı ve izanı olan her insanımızda kendi görüşünü şekillendirir.
Bu halka güven duymanın temelidir. Kimse korkmasın, bu halk," ne davulcuya gider, ne zurnacıya". Bu toprakların insanı," iğne deliğinden dünyayı seyretme ve değerlendirme" kabiliyetindedir.
Siz kendinizi halk adına, her şeyi bilen yerine koyamazsınız.
Halk eğriyi, doğruyu değerlendirebilecek kapasitedir. Bu yüzden bu tartışmalardan ürkmek değil, aksine sevinmek gerekir.

HÜKÜMET ETME SORUMLULUĞU
Ancak Hükümet edenin bu süreçte ciddi bir sorumluluğu vardır.
Bakın, Hükümet, SU konusunda Türkiye ile görüşüp geçici dönem ile ilgili Protokol imzaladı.
Bu Protokol sorgulanmamalı mı?
Herşeyden evvel halk adına bu imzayı atan, açıklıkla tüm sorulara cevap vermelidir.
Çünkü bu işte izahı yapılması gerekenler var.
İmzadan sonra ilgili Bakan açıkladı.
"Türkiye suyun fiyatını 6.30 TL olarak istedi, biz tartışarak bunu 2.30 TL'ye düşürdük"dedi.
Şimdi bu açıklama ile ne ifade edilmek istendi? Çünkü 2 TL ile 6 TL arasında büyük fark var..
Bu açıklamayı yapan Hükümet eğer susarsa; "kesin sesinizi ve oturun oturduğunuz yerde, 2.30 TL'yi tartışmasız kabul edin, bakın Türkiye ne istedi", demek mi istiyor?bu suskunluğun hedefi bu mu? Yani insanlara ölümü gösterip, onları sıtmaya razı etmek mi istemektesiniz?
Niyet bu olabilir....
Ama ilgili Bakanın bu açıklaması ile çıkan bir başka sonuçta, demek ki Türkiye çok insafsız ve gaddar değerlendirmesi olmaz mı?
Bu mesaj bu şekilde içeriksiz verilirse, bundan çıkan anlam da bu olur.
Peki, o zaman başka sorular da ortaya çıkar?
Türkiye, suyun fiyatını 6.30 TL olarak ifade ederken hangi hesaplamayı yaptı?
Siz, 2.30 TL'ye bunu bağlarken hangi hesaplamayı yaptınız?
Çünkü, 2 TL ile 6 TL arasında büyük fark var. Bunun açıklığa kavuşturulması gerekir.
Bakın, suyun 2.30 TL olarak bağlanması ile ilgili olarak sorulan sorulara ilgili Bakan "Suyun fiyatını bilinen hesaplama ile yaptık" diye yanıt veriyor.
Madem öyle ve bilinen hesaplama yolu ile yaptınız, o zaman bunun bileşenlerini neden tek tek fiyat bazlı hala açıklamıyorsunuz?
Açıkla da bilinsin. Madem bilinen yolla bu yapıldı.
Yani, suyun bu fiyattan verilmesini sağlayan elektrik maliyeti şu, bakım-onarım, işletme gideri, kar şu kadar ve diğer faktörler de bunlar, yani maliyeti oluşturan tüm faktörlerin fiyatını tek tek neden açıklamıyorsunuz?

AMA.....
Ama iş elektiriğe geldimi farklı. Tümü bülbül kesiliyor.
Yakıt gideri şu kadar, personel gideri bu kadar, kayıp kaçak bu kadar, yatırım, bakım onarım şu kadar diye ayrıntılı maliyet hesapları havada uçuyor.
Bence doğru bir tavırla KIB- TEK'in ve EL -SEN'in yönetimi de bunları sürekli açıklıyor.
Bu açıklamalar üzerine başka insanlarda kendilerine göre değerlendirmeler yapıp bunları tartışıyor.
Elektirikte özelleştirmeye adımı atmak için bunu savunanlarda, bu verileri tartışmaya taşıyor.
Ayni şekilde verili durum bazında da özelleştirmeye karşı olanlarda görüş beyan ediyor, böylece elektriğin maliyetini ve fiyatını en ince ayrıntısında tartışır oluyoruz.
Ancak iş, su konusuna geldimi, maliyet üzerinden özelleştirmeyi savunanlar, SU konusundaki maliyet tartışmasında, dut yemiş bülbüle dönüyorlar..
Neden?
Bu soruya yanıt nedir? Su insanın en hayati ihtiyaçlarındandır. Acı dahi olsa, herşeyin açıklıkla bu konuda ortaya konması gerekmez mi?

GEÇİŞ DÖNEMİ PROTOKOLU
Peki imzalanan geçiş dönemi protokolu tartışılmamalı mı?
Bakın, bu Geçiş Döneminin ne kadar süre ile olacağına dair bu Prtokuolda bir ifade açıklıkla belirtilmiyor.
Bu arada bu Geçiş dönemi Protokolunda, Meclis'te onaylanan esas Protokolla ters hükümler de var.
Esas Protokolda ihaleyi KKTC devletinin açacağı hükmü var.
Şimdi geçiş döneminde ihaleyi DSİ'nin açacağı hükmü var. Neden?
Bu süre bir yıllık mı olacak? Yoksa daha uzun mu. Bu geçiş döneminin nasıl sonlanacağına dair bir hüküm de ayrıca yok? Buna kim, nasıl, hangi tesbitlerle karar verecek? Bu yok.
Buda yarının kavgasının temeli olacak. Bittiydi, bitmediydi. Şimdiden al başına derdi.
Bunu sorgulamak suç mu? Bu konuda hükümetin açıklama yapması gerekmiyor mu?
Peki, bu Geçiş dönemi için 2.30 TL olarak ifade edilen su fiyatı, geçiş döneminin sonunda ne olacak?
İlgili Bakanın açıkladığı Türkiye'nin talep ettiği 6.30 TL yeniden gündeme gelecek mi?
Bu konuda bir açıklama borcu yok mu, yönetenlerin?
Ayrıca, Meclis'ten onaylanan esas SU Protokolunda ihaleye KKTC tarafından çıkılacağı hükmü var. Ancak geçiş döneminde bu İhalenin DSİ tarafından yapılacağı yazılıyor.
Ayrıca Meclis'ten onaylanan esas Su Protokoluna aykırı bir şekilde, bu geçiş döneminde suyun yönetim, denetim ve gözetiminin DSİ tarafından yapılacağı imzalandı. Meclisten geçen esas Protokolda bunun devlet tarafından yapılacağı hükmü var.
Esasa aykırı olan bu durum nedir? Bu sorgulanmamalı mı? Meclis'te onaylanan iki devlet arasında imzalanan esas Protokola aykırı bu durum ne, diye sormak suç mu?
Çünkü Geçiş sürecinin ne kadar olacağı da açık değil?
Peki, DSİ bu geçiş döneminde bu iş için, KTMMOB bünyesinde yine bu devletin kararı ile kurulan ve elemanlarının DSİ tarafından eğitildiği birimden neden hizmet alımı yapmıyor diye sormak, ayıp mı?
Hem süre belli değil, hem fiyatin bileşenleri halka açıklanmıyor.
Peki, bu belli olmayan sürenin sonunda bu ihaleyi alacak olanın, yarın esas ihale çıktıktan sonra rakibi kim olabilir ki? Yani geçiş döneminin içinde bunu alan, kalıcı olacak diye düşünmek suç mu? Bu doğru mu?
Bütün bu ve benzeri konuları tartışmak, kanıma göre demokrasinin, açıklığın ve halka karşı sorumluluğun bizzat kendisidir.
Eğer siz bunları düşünenlere dönük sağlıklı açıklamalar yapmaz ve halkı veriler üzerinden aydınlatmazsanız, bu halka dönük görev yapmamış olursunuz.
Çünkü bunu yapmayarak, tartışmayan, düşünmeyen, dinamizimden yoksun bir toplum oluşturursunuz.
Böyle bir toplumda ne halk olabilir, ne de onun devleti, devlet olabilir.
Dünyadan kabul görmeyi, toplumsal var oluş için hedefleyen bir halk, bunları ele almazsa, dünyada değer verilen bir halk ve devlet olamaz.
Yani SUYU her açıdan tartışmak, bu topraklarda bir halk ve onun demokratik dinamiği olduğunun bir işaretidir.
Bu tartışmayı Belediyeleri para ile baskılayarak boğmak veya susuzluğun yakıcı acısı içinde, herşeyde razı bir hale insanları dönüştürmekle bir yere varılamaz.
Bunu hedefleyen varsa, bilsin ki bindiği dalı keser. Halkı halk olmaktan, devletin kurumsallaşmasını da öldürmekten başka bir şeye de hizmet etmez.
Bunu yapan Su gibi çok aziz bir olayı bu ülkeye ve insanına kazandıran Türkiye'ye karşı da görevini yapmaz.
Çünkü esas olan bu topraklarda canlı, dinamik bir toplumun olmasıdır. Yoksa su olduğu için yazayım. Balık gibi, içinde yaşadığı deryanın esaslarını düşünmeyen bir insanlar güruhundan başka bir şey olmayız. Bunun da kimseye faydası olmaz.
Ferdi S. Soyer Haz 10 '16
UBP- DP HÜKÜMETİNİ DEĞERLENDİRMEK...

İş başında bulunan Meclis'te kıl üstünde çoğunluğa sahip, "yamalı bohça" UBP-DP hükümeti, göreve gelir gelmez, boyutunun ötesinde işler yapmaya soyundu.
Örneğin yayınladığı genelge ile gösteri ve yürüyüş hakkını Anayasa'ya rağmen izne tabi tutma eğilimini ifade etti.
Darbeci ve dayatmacı bir anlayışla DAÜ Yasasını Özel Komiteden geri çekti ve İdari Sosyal İşler Komitesine havale edeceğini açıkladı.
İki toplum arasında meydana gelen olumlu gelişmeleri ilerletmek için başlatılan Dinler Arası diyaloğu dinamitlercesine, Ayin yasağı getirdi.
Bu arada bu hükümetin bakanları son derece popülist davranışlar eşliğinde buyurgan davranışlar sergilemeye başladılar.
Üst kademe yöneticileri atamalarında müşavir yaratma pervasızlığını da açıkça savunarak atama yapmaya hızla devam ediyorlar.
Siyasi alanda, iki sağ partinin hükümet olduktan sonra, dün ifade ettikleri hoşgörü ve ortak payda yakalama söylemleri yerine, kendi dar anlayışlarına yol açma amacında oldukları bu yapılanlardan bellidir.
UBP-DP Hükümet ortaklığı bakın göreceksiniz, 2003'ten sonra meydana gelen ve CTP'nin gerek 2004-2009, gerekse 2013-2016 arasında gelişmesine, halkımızın desteği ile katkı sağladığı pek çok demokratik değerin geri alınması için elinden geleni ardına koymayacaktır...

DÜN YAPAMADIKLARINI....
Kısacası bunlar, 1993'ten sonra kırılan, ancak, 1998-2003 arasında yine geliştirdikleri karanlık dönemin özlemi ile yanmaktadırlar.
Bu adımları atmaya 2009 seçimleri sonrası da niyetli idiler. Ancak 2009 sonrası iki neden bunu olanaklı kılmadı.
Biri, 2009 seçim sonucu ne isterse olsun, o dönemde toplumsal muhalefetin güçlü ve etkili olması idi.
CTP, o dönemde seçim başarısızlığına karşın güçlü ve etkili idi.
Toplumsal muhalefetin CTP karşıtlığı ile malül çevreleri dahi, CTP'nin etkili diyalog ve toplumsal olaylara dönük kararlı tavrı nedeni ile ortak davranışı ret edecek durumda değildi..
Nitekim, 2010 da gerçekleşen iki büyük halk hareketinden önce hatırlardadır; CTP, hemde tek başına.
Cumhurbaşkanlığı seçim başarısızlığından sonra UBP Hükümetinin anti-demokratik niyetlerine, emekçileri ve en geniş halk kitlelerini ezme adımlarına karşı büyük kitlesel bir eylem yapmıştı.
O güne kadar cılız bir şekilde süren eylemlere karşın, "Artık Yeter" belgisi ile yapılan bu eylem, son derece etkili olmuştu.
Bu adım, en geniş kitleler üzerine örtülmeye çalışılan "miskinlik " örtüsünün yırtılıp atılmasını sağlamıştı.
Bu hareket, o dönem itibarı ile tüm toplumsal muhalefeti tetikledi.
Arkasından dev gibi kitle hareketleri oldu. Ama daha sonra bunlar yönetilmedi. Düşünün ilk büyük mitingden sonra dönemin UBP Hükümeti, Başbakanı İrsen Küçük başkanlığında toplandı.
Bu toplantıdan sonra, Bakanlar Kurulu; "Hükümetlerinin paketle ilgili olarak halkımızı üzecek olumsuz işler yapmayacağı "açıklamasını yapmak zorunda kalmıştı.
Ama daha sonra bu gelişme, muhalefet tarafından değerlendirilemedi ve doğru okunmadı, bu yüzden süreç yönetilemedi....
Muhalefet güçleri arasında, " Yürüyüp miting yapıp da ne yapacağız" anlayışı ile küçük burjuva hemen sonuç almayı bekleyen anlayışlar dürtüldü.
Demokratik, yaygın tüm adayı ve halkı bünyesine alacak eylemler zinciri yerine, "Meclis işgali" gibi absürt davranışlar öne alındı.
Bunlar bu yaklaşım ile CTP'yi güya kitlelerden koparacaklar ve onu korkak ve rejimle işbirliği içinde göstereceklerdi.
CTP bu anlayışı eleştirdi.
Bunun kitleleri devlet güçleri ile gereksiz çatışmaya sürükleyeceği ve kitleselleşmeyi daraltacağı. Böylece egemen güçlere sıkıştıkları noktadan çıkış alanları açan ortamlara yol açacağı uyarısında bulunuyordu....
Ancak bunlar, CTP'ye de eylem alanlarında saldırarak bu yolu gündemde tuttular. Sonuç kitle eylemlerinin umutsuzca daralmasını getirdi.
Bu tavırlar, kitleselleşen toplumsal muhalefetin hem kısır bölünmeler içine girmesine, hemde en geniş halk kesimlerinin kendini mücadele alanından geri çekmesini getirdi
Bütün bunlara karşın bu hareketler 2009 sonrası UBP'yi niyetinden caydırırken, ayni zamanda bu hareketler, UBP tabanında da 2002-2004 benzeri ayrışmaya getirmişti. UBP tek başına hükümeti döneminde bu toplumsal yaygın demokratik mücadele nedeni ile arzu etmesine rağmen 2004 öncesine dönemedi.
Gösteri ve Yürüyüş Hakkını kısma, sendikal hak ve özgürlükleri daraltma, toplu sözleşme ve grev hakkını kısıtlamaya dönük yasa çalışmaları yapmayı başlatacakları açıklamalarına rağmen.
Ayrıca Tek Başına UBP Hükümeti ve Cumhurbaşkanı görevi alan Dr Derviş Eroğlu, iki toplum arasında gelişen yumuşak ilişkileri yeniden kısıtlama ve Talat- Hristofyas arasında sağlanan yakınlaşmaları ret edecekleri açıklamalarına ve bugün yaptıkları gibi Ayin yasakları ile işi bozmak niyetlerine rağmen, bu canlı toplumsal muhalefet ortamı, onlara, bu adımları atma imkanı vermedi.
Bunun yanısıra bu etkilerle birlikte bir başka olgu daha gelişti.
Bu gelişme de onları bu adımları atma noktasından caydırdı.
Bu yeni gelişmede, o dönemde sağ blokun içinde oluşan çatlama idi.
UBP tek başına Hükümette idi, ama diğer sağ parti DP muhalefette idi.
DP, özellikle CTP'nin izlediği açılım politikalarının da etkisi ile 2010'daki o büyük halk eylemlerinin içinde, sivil toplum örgütleri, sendikalar ve sol partilerle birlikte yer almıştı.
İsmi, Bayrağı ve varlığı ile.
Dolayısı ile sağ bir blok halinde demokratik açılımların üzerine yürüyemiyordu.
Bundan ayrı olarak bu alanda meydana gelen bir başka gelişme de bu bloku negatif etkilemişti.
Bu gelişmede dönemin Cumhurbaşkanı Dr Eroğlu ile UBP Parti liderliğinin çatışması ve yaşadıkları iç kaostu.
Bütün bu gelişmeler ve en geniş halk kitlelerinde oluşan demokratik tepki üzerine bu gerici düzenlemeleri elleyemediler.

AMA BUGÜN...
Şimdi ise durum farklıdır.
Özellikle Türkiye'de terörün yol açtığı çok milliyetçi bir atmosfer var....
Ayrıca ne isterse olsun, çeşitli nedenlerle solda ve özellikle CTP'de oluşan bir dağınıklık var
Bu alanda ister CTP içinde oluşan dağınıklık, isterse bundan yararlanıp, en genelde siyaset dünyamıza ve özel olarakta solun düşün dünyasına taşınan bir belirsizlik hali var.
Fırsatcı bir anlayışla, güya CTP' nin yerini alacak, ya da onu zayıflatıp, kendine dönük alan açacak hayali peşinde solda veya merkez siyasi harekette başlatılan sözde yeni siyasi gelişmeler var.
Bunlar, CTP'nin Hükümet döneminde, sağ hareketlerle birlikte; önüne ardına bakmadan bu niyetlerine yol açmak için yaptıkları öngörüsüz muhalefetle, en geniş kitlelerde egemenlerin, siyasi ve demokratik mücadeleye dönük yaratmak istediği demoralizasyonun değirmenine su taşıdılar.
Bunların CTP'yi sözde yaralayacaklar diye yaptıkları, "hepsi aynıdır" propagandası, kendilerinin de içinde olduğu tüm demokratik hareketlerin altını oydu.
Hırsın ve siyasi kinin gözlerini bağladığı bu kesimlerin yaptıkları da, bugün oluşan bu durgunluğa katkı sağladı.
Bunların toplamının mücadele ile değişme dönük geçici bir inanç erozyonuna yol açtığı bir gerçektir.
Ayrıca solda ve ayni zamanda CTP'de oluşan, ekonomik yapısal sorunları hangi yolla aşacağız bakışında oluşan boşlukta buna katkı sağladı.
Dolayısı ile söylemde ve ifadelerde, özü farklı olsa bile, CTP'nin de diğer sağ kesimlerle ayni şeyi savunduğu algısı gelişti.
Bütün bunlar, 1999 sonrasından farklı bir ortamın oluşmasına yol açtı.
Şimdi, bu gelişmeler nedeni ile UBP- DP hükümeti; "sokaklarında taşların bağlandığı" bir ortamın geliştiği anlayışı ile pervasızca davranmaya başladı.
Ayrıca, varlıklarının devamının ise tartışmasız bir şekilde Türkiye'den aktarılan kaynaklarla olabileceği bilinci içinde, her şeye "evet" diyen bir yaklaşım içine girdiler.
Kuşkusuz bunda ekonomik krizin yıkıcı etkisi altında bunalan, en geniş kitlelerin de can havli ile gelişen beklentisi de yardımcı olmaktadır.
Bu ise, bir an evvel Türkiye'den kaynak gelsin ve derdimize katkı sağlansın anlayışıdır.
Bu anlayışa karşı olan alternatif yaklaşım ise özellikle solda ve CTP'de oluşan düşünsel boşluk nedeni ile gerçekçi ve akıl dolu bir içerikle kitlelere anlatılamıyor.
Bu boşluk ise "hepsi aynidir" algısını besliyor.
Bu ortam da günümüz koşullarında UBP- DP Hükümetine ve bunun oluşumuna sağlayan egemen güçlere, uygun koşullar sağlıyor.
Dolayısı ile özellikle SU konusunda yaşadığımız ve toplumun belli bir kesiminde yer eden, "gelsinde, içeriği ve fiyatı ne isterse olsun" yaklaşımı, hayatın her alanını etkileyecek olan ekonomik protokol olgusunda da gelişti.
" İmzalansın, para gelsinde ne isterse olsun" yaklaşımı da his edilen değil, inkar edilmez bir unsur oldu.
İşte bu ortam, UBP- DP azınlık hükümetini pervasızlaştırdı...

KIBRIS SORUNU
Bütün bu olumsuz gelişmelere karşın UBP- DP Hükümeti, özünde varolan Federal Çözüm karşıtlığına karşın, Kıbrıs sorunu çözüm süreci konusunda sessiz durmaktadır.
Bunda esas olan ise Türkiye'nin halen süreçle ilgili tavrının olumlu olmasıdır.
Çünkü UBP ve DP; 2002- 2004 sürecinde, askerden aldıkları destekle, AK Partinin Kıbrıs çözüm süreci konusunda takip ettiği siyasete dönük sert bir şekilde karşıt olmuşlardı.
Ancak yaşanan tüm süreçlerden sonra, özellikle Sayın Erdoğan'ın güçlü konumu nedeni ile bu artık sürdüremezdir.....
Sürdürmeyi bir yere bırakın, şimdi bunlar, AK Parti ve Sayın Eroğan'la erklerini korumak için inançlarına ters, samimi olmayan bir bağlılık içine girdiler.
Ama bu sesizlik yanıltıcıdır.
İlk fırsatta bundan çark edecekleri hatta Federal Çözüm sürecini zorlamak içinde, iki toplum arasında çatışmaya dönük fırsatlar yaratmaya da çalışmaktadırlar.
Bunun işareti, Ayin Yasakları kararında vardır.
Sendikacıların ortak eylemlerini Polis baskısı, sonrada genelge yayını ile baskıcı tarzda engellemeye çalışmaları bunun bir başka göstergesidir....
İşte bu nedenle demokratik güçler olarak bu azınlık hükümetini hafife almamalıyız... Bunu yıkıcı etkisini ortadan kaldırmanın yolu, en başta CTP'nin siyasi ve demokratik birliğini ilerletmekten geçer.
Bu bakımdan Kurultay süreci çok önemlidir. Bu süreci sağlıklı olarak değerlendirmek ve idelojik, politik ve örgütsel birliği geliştirmek esastır. Aksi ülkeyi ve halkı çok zor durumlara sürükler.
VİZE; TÜRKİYE'NİN KC'ne, AB'nin TÜRKİYE'YE...
Türkiye ile AB'nin Mülteci krizi ile başlayan yeni ilişki biçimi gelişiyor. Nitekim AB Komisyonu, Türkiye'ye Vize'nin kaldırılmasına dönük tavsiye kararı aldı.
Şimdi bu tavsiye kararı, Avrupa Parlementosu ve AB Konseyi kararlarına bağlantılı yaşama geçecek.
Kısacası iş daha bitmedi. Haziran ayına kadar AB'nin bu iki kurumunda çok zorlu bir süreç işleyecek.
Vize'nin kaldırılması ile ilgili olarak Türkiye Hükümeti ve TBMM bu konunun gelişmesi için gerçekten çok zorlu bir süreci hızla başardı. Arka arkaya 72 kriterin pek çoğunun gerektirdiği, yasalar ve idari kararlar, uygulamalar yerine getirildi.
Ancak bu konuda çok önemli 5 kriter daha var. Bunlar zorlu kriterler.
Bunlardan biri basın özgürlüğü ile ilgili diğerleri ise yolsuzlukla mücadele ve Terör'ün tanımlanmasıdır.
Özellikle terörle ilgili tanımlama çok önemli. Çünkü Türkiye'nin tanımlaması ile AİHM Mahkemesinin tanımlaması arasında fark var. Bunun uyumlaştırılması gerekiyor.
Türkiye'nin içte yaşadığı terör ve çatışma ortamı ile gelişen siyasi ortamda bunun ele alınması ise oldukça çetin olacak.Çünkü terör tanımlaması Türkiye'de çok geniş tutuluyor....
Artık açık bir gerçek var. Vize meselesi hal edilse bile, Türkiye'nin AB sürecinin gelişmesi için yalnızca belli yasal, hukuki, ekonomik ve idari düzenlemeleri yapması yeterli değil.
İki önemli alanda Türkiye'nin çağın ihtiyaçlarına dönük cevap üretmesi şarttır.

KIBRIS SORUNU
Bunlardan biri Kıbrıs sorunu, diğeri ise Kürt meselesidir..
Nitekim Türkiye AB üyeliğine aday statüsü aldıktan sonra gerek Kıbrıs sorunun çözümü, gerekse demokratikleşme ve Kürt sorununun aşılması konularında önemli adımlar atmaya başladı.
Ancak bu süreç iç ve dış gelişmelerle istendiği hızda ve hedeflenen noktalarda ilerlemedi.
Kıbrıs sorununda çözüm yönünde 2010 kadar gelişen pozitif ortam; Eroğlu ile başlayan ve uzun süren durgunluk dönemine girdi.. Sayın Akıncı'nın seçilmesi ile birlikte Kıbrıs sorununda çözüm bulma devinimi Türkiye'nin de desteği ile gelişmeye başladı.
Ancak Kürt sorununda başlayan Çözüm süreci yerini çatışmaya bıraktı. Bu konunun zaman alacağı çok açık. Çünkü iç siyasette ciddi ayrışmalar ve cepheleşmeler oluştu.
Fakat Kıbrıs sorunun çözüm devinimi, AB ile ilişkilerin gelişmesinde önemini koruyor. Burada Mümkün olabilen bir olgu var.
Kuşkusuz bunun oluşması, yani Kıbrıs sorunun çözümü ve AB ile Türkiye ilişkilerinin gelişmesi, demokratikleşmeye ve Kürt sorunun aşılmasına dönükte olumlu atmosferin gelişmesine katkı sağlar.
Bütün bunlardan ayrı, Türkiye - AB ilişkilerinde durgunluğun oluşmasında kusurun tek başına Türkiye'ye kesilmesi de haksızlık olur.
Çünkü AB içindeki, pek çok olumsuz gelişme de sürecin ayni hızla gelişmesine engel oldu.
Ancak iç ve dış yeni gelişmeler yeniden Türkiye'yi AB sürecinde ilerlemeye ve AB'yi de yeniden Türkiye ile ilişkiyi geliştirmeye zorladı.
Mülteci krizi ile başlayan süreç, iki tarafı da konuyu yeniden ele almaya zorladı.
İşte bu şartlarda Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde önemli bir konu olan Kıbrıs sorununda ise önemli değişkenler oluştu.

DEĞİŞEN KOŞULLAR
Çözüm olmadan "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin" AB üyesi olması, Kıbrıs sorunu ile bağlantılı koşullarda önemli değişkenlik yarattı.
Çünkü , Türkiye'nin AB ile ilgili her ciddi adımında en basit ifadesi ile yazalım, AB içinde "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin" de onayı gerekir.
Dolayısı ile artık Türkiye'nin KC ile ilişkileri eskisi gibi olamaz.
Bunun elbette ki Kıbrıs Cumhuriyeti de farkındadır. Onlarda bu avantajı kendi leyhlerine kullanmak isteyeceklerdir. Buna da çalışmaktadırlar...
Bunun için Kıbrıslı Türkler olarak artık Federal Çözüm olgusunun önemini bir o kadar daha çok kavramak zorundayız.
Bu nedenle Vize konusunun Kıbrıs'a dönük kaldırılması meselesine bağlantılı olarak ne Türkiye'ye, ne de Kıbrıslı Rumlara kızmaya hiç hakkımız yoktur.
Esas olan kendi ihtiyaç ve çıkarlarınız ile Türkiye'nin ihtiyaç ve çıkarlarının uyumunu sağlamanızdır.
Ayrıca Kıbrıslı Rumlarla da Federal Çözüm olgusunu başarmak için onlarla ortak dil ve ihtiyacı, siyasi eşitliğinizi gözeterek, ama kendinizin de vereceği belli tavizlerle sonuca bağlamanızdır.
Bunun içinde dayanacagımız esas nokta, Federal Çözümün parametrelerini artık net olarak ortaya koyan, 11 Şubat 2014 Ortak Belgesi'ne bağlı sorunu çözme dinamiği üretmektir.
Bakın, AB'ye Vize serbestisinin gelmesi için pek çok engeli Türkiye sebatla kaldırdı.Gerisi içinde ciddi niyet ortaya koyuyor.Kendisine daha kalkması kesinleşmeden Kıbrıs'a vizeyi kaldırdı. Üstelik Türkiye'nin önünde daha, zorlu bir süreç var. Bu olaya dönük ciddiyeti gösteren bir duruştur.
Bu arada başka unsurlarda bu zor süreçte Türkiye'nin önünde engel olmaya çalışacaktır.
Bunların başında, Avrupa'daki ırkçı ve aşırı sağcı çevreler gelmektedir. Vize konusunun kaldırılmasına dönük Komisyonun Tavsiye kararından sonra, konunun Avrupa Parlementosunda ve Avrupa Konseyi'nde görüşülmesi aşamasında, bunlar kıyametleri kopartmaya çalışacaklardır.
Dolayısı ile süreç çok çetin geçecek.
Olması en büyük dileğim. Üstelik bu Türkiye'nin de hakkı.

GÜNEYE ve KUZEYE DÜŞEN
Burada Kıbrıs'ın her iki tarafına da düşen görevler var. Bu esas olarak Ortak Yurdumuza dönük sorumluluğumuzla bağlantılıdır.
Güney, özellikle bu zamanda çok dikkatli olmalıdır.
Eğer Güneyin hakim siyasi anlayışında yer alan Türkiye karşıtlığına dönük olan siyasi pisikolojiye; iktidar ve muhalefetin ana partileri, DİSİ ve AKEL yenilirse, en büyük zararı Kıbrıs sorunun çözümüne dönük vereceklerdir.
Çünkü şimdiden DİKO, EVREKO gibi partiler Türkiye'nin KC pasaportlarına vizeyi kaldırması kararına dönük yaygaraya başladılar.
Bunlar, "Türkiye, KC'ni Tanısın" demagojisine sarıldılar. Bu yaklaşım AP ve Konsey'de konunun görüşülmesi sürecinde, Avrupa'da başlayacak olan dar milliyetçi hava ile bütünleşirse çözüme en büyük darbe vurulacaktır.
Ayrıca Avrupa Hükümetleri, Mülteci krizinin, Türkiye'ye dönük vize kaldırma adımının azalmasını sağladığı katkı ile bağlantılı; "aman biraz daha zaman kazanalım" oportünizmi ile hareket etmeye çalışırlarsa....
Güney de buna bağlantılı, bu oportünist oyunların içine girerse, Federal Çözüme ve adanın bu temelde birleşmesine dönük bir başka büyük darbeyi daha kendi elleri ile yeniden vuracaklardır..
Kıbrıslı Türkler olarak bu yeni gelişme de bize, iki elimizi başımızın arasına koyup düşüneceğimiz çok sarsıcı bir etki yaratmalıdır..

KKTC PASAPORTLARI ARTIK İŞLEVSİZ..
Diğer pek çok şeyi bir yere bıraktım.
Türkiye'ye AB 'ye dönük vize konusunun kalkmasında, zorluklara karşın artık, halk deyimi ile söyleyelim , "su arkına girdi".
Su bu arkta, artık taş veya engel olsa dahi akacak. Bazen taşacak, bazen durgunluğa uğrayacak, ama bu suyun bu arkta artık akacağı açık.
İşte o zaman düşünün bakalım en basiti ile ne olacak?
KKTC Pasaportları tam anlamı ile işlevsiz kalacak.Zaten şu anda pek çok yurttaş KC Pasaportuna sahip.
Ama bir başka olgu daha yaşanacak. Türkiye'ye AB'ye dönük vize kalktığı zaman, KC Pasaportu alamayan KKTC vatandaşları da Avrupa'ya dönük olarak vizesiz TC Pasaportunu rahatlıkla kullanacak.
Vatandaşlığın bu yanı daha hızla gelişecek..
Yani KKTC Pasaportu, KC ve TC Pasaportları karşısında artık KKTC vatandaşı için işlevsiz olacak.
Kendi yurttaşının seyahat etme özgürlüğünü kullanırken aramayacağı pasaport durumuna girecek KKTC Pasaportu.
Kuşkusuz bu gelişmeler ayni zamanda Güneydeki bağnaz anlayışında kendini sorgulamasını gerektiren durumları da getirmektedir.
Çünkü anne veya babasının biri Türkiyeli diye onların evlatlarına ve evlenen bir Kıbrıslı Türkün, Türkiyeli eşine de pasaport vermeyen KC, bu uygulama ile kendi ayıbını yaşayacak. Olayı böylesi bir bencillikle siyasallaştıran Güneydeki bu anlayış da kendi çıkmazını yaşayacaktır.
Çünkü KKTC vatandaşı olan bu insanlar ve gençler, Avrupa'ya vizesiz seyahat için TC Pasaportu alacaklar.
Ayrıca TC yurttaşları da süreç içinde TC Pasaportu ile Güneye vizesiz serbest seyahat etme hakkına ulaşacaklar.
Seyahat hakkını KKTC yurttaşları artık KC ve TC Pasaportleri ile yapacaklar.. Yani aidiyette, hem Kuzeye, hem Güneye dönük bir başka soğuma gelişecektir.
Bir kısmında Türkiye'ye seyahatte dahi KC Pasaportu kullanabileceği için KKTC'ye dönük, diğerlerinde ebeveyinlerinin kim olduğuna bakarak onlara KC pasaportu vermeyi esirgeyen "KC'ine" dönük yabancılaşma oluşacak.
İşte bu gelişme sonuç itibarı ile Kıbrıs Türk Toplumun toplumsallığına sıkıntı yaratacaktır.
İşte bundan çıkış için artık, çok kesin olan gerçeğe yüzümüzü tam dönmemiz gerekir. Yani toplumsal varlığımızı ve ortak toplumsal duyarlılığı dünden daha fazla koruyup geliştirmek için Federal çözüme çok daha fazla ihtiyacımız olduğu çok kesin bir gerçektir.
Federal Çözümün geleceğimiz olduğu gerçeği, bir kez daha kendini gösterdi.
MAAŞLAR EKSİK ÖDENDİ. SU SU..SUSUN

Maaşlar eksik ödendi. Evet gerisi de ödenecek. Geçmişte de maaş ödenmesi ile ilgili geçikmeler oldu. Üstelik bu ülkede uzun bir zamandır maaş ödenmesi meselesi siyasi ve ekonomik başarının göstergesi oldu.
Bu konuyu özden tartışmak gerekir.
Ancak günümüzde bu tartışmalar farklı bir boyut aldı. Türkiye ile imzalanması gereken protokol konusu meselenin özü kılınmaya çalışılıyor.
Bence, bugün işin bu noktaya gelmesinin esası, SU meselesinde yaşanan süreçtir. Şimdi konu ile ilgili olarak SU konusunda arayışa girene, bir "tertip" çekme olayı yaşanmaktadır.
Ancak konunun esasına girmeden bugün Meclis Kürsüsünde yaşanan bir olayı da ele almak gerekir.
Maaşların eksik ödenmesi ile ilgili olarak konuya eleştiri yapan Sayın Çakıcı'nın eleştirilerinden de öteye, ifade ettiği bir husus, kafamdaki bu "tertip" çekme tavrını çok daha netleştirdi.
Çünkü Sayın Çakıcı, TC Yardım Heyeti çevrelerinden aldığını belirttiği bilgilerle, Protokolun imzalanmamasının nedeninin, KKTC tarafının işini iyi yapmaması olduğunu ifade etti.
Bunu da Maliye Bakanı Birikim Özgür'ün, özelleştirme işine yol açmak için halkı buna razı etme çabası oluduğu olgusuna bağlayıp sorguladı.
Yalnız CTP'ye dönük değil ama Birikim Özgür'de bel altından vurmaya kalktı.
Üstelik bu yoruma gitmesine yol açan gerçek olmayan bilgileri kendisine, TC Yardım Heyeti üyelerinin verdiğini de ifade etti.
Bir kere, yalnızca bu bilgi kaynağına dayanması, bence, Syn Çakıcı için oldukça düşündürücü olmalıdır...
"Kendi Kendimizi Yönetmeliyiz " tezini savunanların, kendilerine hangi maksatla verildiği bence açık olan bilgileri; ister muhalefette olsunlar, isterse olmasınlar, önce kendi hükümetinden ve bürokrasisinden alacağı bilgilerle mukayese ettikten sonra değerlendirmesi ve yorumlaması gerekir. Kanımca o temel ilkeyi savunanların temeli böyle olmalıdır...
İşte bu olay dahi, konunun SU konusuna bağlantılı "tertipleme" niyeti taşıdığını göstermektedir..
Maliye Bakanı Sayın Birikim Özgür'ün bu spekülatif bilgilerin böyle verilmesi ve değerlendirilmesine dönük Meclis Kürsüsünden yaptığı sitem, düşünen için çok anlamlıdır.
Konun açıklığa kavuşması ve sorunun SU Konusundan ötürü bir nevi burun sürtme olgusuna bağlamamı yalnızca buna dayandırmamam gerekir. Bunu başka verilere dayanarakta izah etmem gerekir.
Bunun için verilere dayanmam gerekir.

PROTOKOLLAR ve DESTEKLER.....
Yapılan protokollere bağlı olarak, her yıl, Türkiye'den aktarılan Destek ve kaynak, her iki ülkedeki Bütçe uygulamaları ve onun yasal süreçlerine bağlı olarak, serbest kalmadan evvel, KKTC Maliyesine Ocak ve Şubat ayında avans olarak aktarılır ve esas kaynaklar Şubat ayı sonu itibarı ile serbest kalır.
Şimdi bu bilgiye bağlı olarak, yıllar itibarı ile konuya bu olay nedeni ile yılın ilk üç ayı bağlamında bakalım.

2008. Ocak Şubat Mart. Toplam (milyon TL)
Kamu Maliyesi: ----- ---- 21.045.171 21.045.171
Savunma. : 7.248.627 8.397.913 12.024.816. 27.671.356

2009.
Kamu Maliyesi: 40.000.000 21.8822.709. 64.004.355. 125.827.064
Savunma. : 8.557.463. 10.059.515. 19.803.714. 38.420.692

2010
Kamu Maliyesi: 75.000.000. 70.000.000. 45.000.000. 190.000.000
Savunma. : 8.693.582 10.354.326. 13.883.384. 32.931.292

2011
Kamu Maliyesi : 130.257.000. 30.000.000. 27.015.080. 187.825.000
Savunma. : 9.784.814. 11.213.991. 21.015.080. 42.013.885

2012
Kamu Maliyesi: 100.000.000. 100.550.000. 25.275.000. 225.825.000
Savunma. : 10.934.029. 16.140.891. 20.900.083. 47.975.003

2013.
Kamu Maliyesi : 24.275.000. 25.000.000. 25.000.000. 74.275.00
Savunma. : 11.312.328 16.283.500. 17.724.989. 45.320.817

2014.
Kamu Maliyesi : 65.000.000. ------------ 60.000.000. 125.000.000
Savunma. : 12.485.004. 17.840.994. 15.418.497. 45.774.495

2015
Kamu Maliyesi : 40.000.000. 40.000.000. 20.000.000. 100.000.000
Savunma. : 12.485.004. 17.840.994. 15.418.497. 45.744.495

2016
Kamu Maliyesi: ------------- ------------- ---------- --------------
Savunma. : Toplam 43.000.000 TL Maaşlar için, 7 milyon TL de elektrik için
KKTC Maliyesi yerel kaynaklardan ödeme yaptı.

Evet, yıllar itibarı ile rakamlar böyle. Ama bu rakamların o dönem itibarı ile siyasi ortamla bağını uzun uzun yazmayacağım.
2008, yılında olan ile sonrasında 2009-2013 arasındaki dönemde oluşturulan siyasi ortamda fark kendini gösteriyor.
Bu arada 2014 başında Şubat ayı ile bağlantılı durumun da izahı var. O günlerde yaşanılan sıkıntı da akıllardadır.
Ama en ciddi durum, 2016 başında yaşanandır.
Ne Kamu Maliyesine dönük bir destek, ne de Savunmaya dönük bir destek geldi.
Özellikle Ocak ve Şubat ayları içinde bu desteğin önemi vardır.
Çünkü ülkemizdeki sisteme göre Maliye, 13. Maaşları ve yıl sonu olması nedeniyle pek çok ödemeyi yapıyor.
Bu yüzden çok sıkışır.
Dolayısı ile bu avans, yerel gelirlerin de oluşmasına kadar geçecek sürede, Maliye'nin ödemelerini gerçekleştirmesi için hayati öneme haizdir.
Bu yıl, 2016 başında KTC Maliye Bakanlığı , 13. Maaş ödemelerini biraz gecikmeli olarak ödedikten sonra, özellikle üretici ödemelerinde geçen yıldan gelen mükellefiyetleri de ödedi.
Buna Savunma için aktarılan desteğin de verilmemesi ve bunun mükelefiyetininde yerel kaynaklardan karşılanması nedeni ile çok için zorlandı.
Şimdi, bu yıl avans verilmemesi nedeni ile tüm ödemeleri ve Savunma için olan ödemeleri de Maliye yerel kaynaklardan yapması nedeni ile maaş ödemelerinde sıkıştı.
Kusura bakmasın kimse; ama Savunma gibi önemli bir konun da bu "tertip" işine alet edilmesini, çok üzüntü ile karşılamak lazımdır.
SU Konusunda meydana gelen gelişmelerden ötürü böylesi ayar vermeler ve bir nevi burun sürtme işleri çok yakışıksızdır.
Bu işlerin KKTC iç siyasi düzleminde yansıması kriz ve kaostur.
Ama SU konusundaki gelişmenin siyasi düzlemde çözüldüğünü düşünürsek, olayda bürokratik hesap sorma adımlarının var olduğunu da düşmemezlik edemeyiz.
Evet, bir hükümeti böyle adımlarla ve oyunlarla zora sokabilirsiniz.
Nitekim, Şimdi yaşadığımız gibi; bu olayın tetiklemesi ile CTP- UBP Hükümetini de iç krize sürükleyebilirsiniz.
Doğacak krizden başka hükümet modelleri üretemeye niyetli olabilirsiniz.
Bu gelişmelerden CTP ve UBP yara alabilir.
Bunun arkasında, ayrıca krizlerle ve yaralamalarla kısa vadede, başkalarına "yeni" yol açma hesapları yapabilirsiniz.
Ama orta ve uzun vadede kaybeden Kıbrıs Türk Halkı ve Türkiye olur.
1997'de ayni ayak oyunları ile DP- CTP Hükümeti yıkılmış, yerine 250.000.000 dolarlık destekle UBP- DP Hükümeti kurulmuştu.
Bu oyunla 1998'de UBP tek başına yakın bir çoğunlukla hükümet oldu.
Ama 1998-2003 arası dönemde en acı olayları yaşadık.
Bankalar battı..
Ekonomik Kriz aldı başını gitti.
Kıbrıs sorununda en acı ve bugün dahi olumsuz etkisini her alanda yaşadığımız tarihi bir yenilgi aldık.
Güney çözüm olmadan AB üyesi oldu.
Evet, bu zor zamanda Türkiye'nin bölgede çok ciddi sorunlarla yüz yüze olduğu açıktır.
İçte de tümümüzü Kahreden çok üzücü olayların yaşadığı da bir gerçektir .
Dışta, ABD, Rusya, AB ile pek çok sorunla yüz yüze kalındığı da bir gerçektir.
Ancak, Kıbrıs sorunu gibi önemli bir sorunun çözüm yolunda görüşmelerinin yaşandığı ve tüm dünyanın dikkatini çevirdiği bir dönemde olduğumuz da açıktır.
Türkiye'nin AB ilişkileri ile artık çok açık ilişkilendirilen bu sorunun çözüm çabasında, Kıbrıs Türk Toplumunun içinde, zafiyetlerimizi dayanarak, ekonomik sıkıntı tetikleyerek, siyasi krizlere yol açmak çok büyük hatadır.
Bu aşamada, SU konusunda hoşa gitmeyen Hükümeti; maaş ödenmesi konusunda açmaza alacak uygulamalarla; siyasi krizlerin doğmasına yol açmak, akıl karı değildir.
Kısacası, konunun çok açık bir şekilde SU konusu ile bağlantılı olduğu nettir.
Burada yaşanan Ne idi?
Bu topraklarda yaşayan insanların, kendilerine dair işlerde, fikir ve düşüncelerinin iradelerin olması ve buna saygı duyulması meselesi idi olan biten.
Sonuçta bu konu bir noktaya bağlandı..
Şu unutulmamalıdır.
"Evet Efendimci " tavırların, ne Kıbrıs Türk Toplumuna, ne de Türkiye'ye bir faydası yoktur...
Baksanıza, yukarıda ele aldığım 2010- 2013 arasında "Evet, Efendimci" tavırlarla hareket eden bir hükümet modeline verilen destek çok açıktır.
Peki, o "Evet,Efendimci" tavırlar kime ne fayda getirdi?
Dünü bir yere bıraktım, o yakın geçmişte yaşanan olaylar daha unutulmadı. Üstelik faydadan çok zarar verdi Türkiye ile Kıbrıs Türk Toplumunun ilişkilerine.
O gün o tavrı kutsanan bu ülkenin bir kısım siyasilerinin ise bugün yerinde yeller esiyor. Bu işler böyle gitmez.
ANKARA - GÜNEY LEFKOŞA GÖRÜŞMESİ....

Kıbrıs'ı ziyaret eden Avrupa Konseyi Başkanı Sayın Donald Tusk,"Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı" Sayın Anastasiadis'le gerçekleştirdiği görüşme sonrası basın önünde bir söz ifade etti.
"Hiçbir 3. Ülke asla AB üyesi bir ülkeden daha önemli olamaz" dedi.
Bu söz, halk deyimi ile "çerçevele de duvara as" denebilecek bir sözdür.
Bu sözü öncelikle çerçeveleyip,duvarlarına asıp, buna bakıp bakıp kendileri ile yüzleşecek olanlar ise, bu ülkede hala, Kıbrıs sorununa dair bilindik hamaset dolu tezlerini ifade etmekten çekinmeyenler olmalıdır.

NEDEN ASSINLAR?
Çünkü 2002 Aralık ayında, Kopenhag zirvesi öncesinde, Kıbrıs sorununun Federal ilkelerde çözümü ile Kıbrıs'ın AB üyeliği ilişkilendirilmişti.
Hatta Annan Planının görüşmeye zemin teşkil edecek olan birinci versiyonunda, Referandum da sorulacak olan soru da bu ilişkilendirme ile bağlanmıştı.
Federal çözüm ve Federal Kıbrıs'ın AB üyeliğine EVET mi, HAYIR mı, Referandum sorusu bu idi.
Ama o günlerde AB ve Federal çözüm karşıtlığı ile bağlantılı olarak akıllarını bozanların yüzünden, bu şans yitirilmişti.
O günlerde ifade ediyorduk. 1999 Helsinki Zirvesindeki belgenin, Garantör ülke olarak Türkiye tarafından benimsenmesi üzerine artık, Kıbrıs'ın çözüm olmadan da AB üyesi olabilmesi mümkündü..
Bu nedenle eğer oluşan bu zemini kaybedersek, Kıbrıs, Çözüm olmadan AB'ye üye olacak ve bu hem Kıbrıs Türk tarafı, hemde Türkiye için çok zorlu koşullar doğuracak diyorduk.
Nitekim, bunları misli ile yaşadık. Şimdi, daha da önemli bir şekilde yaşamaktayız.

DONALD TUSK ZİYARETİ
Bakın, Avrupa Konseyi Başkanı Sayın Donald Tusk'un Kıbrıs ziyareti çok önemlidir.
Çünkü, Türkiye ve AB arasında Orta Doğu ve Suriye Krizin yol açtığı mülteci sorunundan bir çıkış yolu bulmak amacı ile görüşmeler oldu.
Türkiye bu süreci, kendi açısından akıllıca değerlendirdi.
Mülteci sorunu ile Türkiye'nin tıkanan AB sürecinin önünü açmak ve VİZE meselesi ile bunu ilişkilendirdi ve bunları akıllıca "harmanladı".
Avrupa'nın birliğini dahi sarsma potansiyeli taşıyan Mülteci sorununu aşmak isteyen AB'nin ,ihtiyaçları ile kendi AB Müzakere Sürecinde Bloke edilen başlıklarının açılmasını ve Türkiye'nin önemli bir motivasyon olacak olan, VİZE meselesini de gündeme taşıdı. Bunları birbiri ile harmanladı.
AB'nin etkili üyelerinden Almanya, Fransa ve Dönem Başkanı Hollanda konuya çok büyük önem verdi.
Düşünün Almanya Başbakanı Sayın Merkel, kedine son Eyalet seçimlerinde ciddi bir oy kaybı yaşatan Mülteci sorununda, sorunu aşmak için riskler de alarak, bu harmanlamayı öne aldı.
Elbette AB dinamiği ve yapısı içinde bu iş epeyi politik lobi çalışması ve çekişmeler yaratacak.
Perşembe günü yapılacak zirvede konu daha bir açıklığa kavuşacak veya tıkanma noktaları ortaya çıkacak.
Sonrada ya bunu aşmak için gayretler yoğunlaşacak veya iş tıkanıp yeni bir arayışa veya çatışmalara yol açacak. Çünkü Mülteci sorunu bütün yakıcılığı ile devam ediyor.
İşte bu süreçte hali ile Kıbrıs sorunu da ister istemez olayın odağına oturdu.
Bundan ötürü Sayın Donald Tusk'un Lefoşa'da Sayın Anastasiadis'le buluştu. Çünkü Perşembe günü yapılacak olan toplantı önemli. İşte Sayın Tusk'un bu buluşma nedeni ile Sayın Anastasiaidis'in yanında basına söylediği bu sözü çerçevelenip duvara asılacak sözdür.
"Hiç bir 3. ülke asla, AB üyesi bir ülkeden daha önemli olamaz"

"KIBRIS CUMHURİYETİ DİYE BİR ŞEY YOK", ÖYLE Mİ?
Çünkü, 28 AB üyesi ülkeden biri olan Kıbrıs Cumhuriyeti, eşit üyedir ve ona rağmen bu iş olmaz ve bu gelişme için onunda onayı gerekir.
Bu nedenle Türkiye'nin zekice, Mülteci sorunun çözümü için; kendi tıkanan AB üyelik sürecini ve VİZE meselesini harmanladığı gibi; "Kıbrıs Cumhuriyeti" de Bloke ettiği başlıklardaki blokajını kaldırmak için, meseleyi, Kıbrıs sorunu ile " harmanladı".
Yani, "Kıbrıs Cumhuriyeti", böylesi önemli bir uluslararası sorunun çözüm sürecinde asıl ve etkili bir aktördür.
İstemesenizde, içinize sinmese de gerçek budur.
O hamaset dolu söylemler içinde küçümsensen, aşağılanan, dudak bükülün ve böyle bir Cumhuriyet yoktur denen "Kıbrıs Cumhuriyeti", şimdi AB ve Türkiye'yi ilgilendiren çok önemli bir konuda gelişme olması için ağırlığı ve etkisi ile bir üye olarak kendini gösteriyor. Sayın Tusk ayağa geliyor ve böylece kendini de ortaya koyuyor.
Güney Lefkoşa'ya, Avrupa ve Dünya siyasetine yön verenlerden biri gidiyor, öteki geliyor. Sayın Davutoğlu da Sayın Anasatasiadis'le gizli veya açık görüşüyor.
Nasıl ki Türkiye ve Başbakan Sayın Davutoğlu Türkiye açısından fırsatı değerlendirip zekice davranıyor; Kıbrıs Cumhuriyeti ve onun Başkanı Sayın Ananstasiadis de kendisi ile ilgili zekice davranıyor.

DUT YEMİŞ BÜLBÜLER ve Sayın ÖZERSAY
İşte bu süreç çok ilginç bir ortama bizim açımızdan yol açtı. Her Allah'ın günü çözüm bulmak maksadı ile süren görüşme sürecine dönük, kuşku, güvensizlik dolu hamasetle yüklü beyanatlar veren içimizdeki "milliyetçi" çevreler tarafından derin bir sessizlikle izleniyor bu gelişmeler...Gıkları çıkmıyor. Akıncılar'a ( Lüricinaya) gidip Hayır Ateşi yakanlar, neyin sıcaklığında ısınıyor şimdi. Gıkları çıkmıyor.
Ama ne acıdır ki çözüm isteyenlerde olayı çok büyük duyarsızlıkla izliyor.
Bu konuda yalnızca kendini yeni diye tanımlayan Halkın Partisi ve onun Başkanı Sayın Özersay bir ses verdi.
O da, "sürecin dışındayız ve bize rağmen bu işler oluyor" dedi. Türkiye Başbakanı Sayın Davutoğlu ile "Kıbrıs Cumhuriyeti" CB Sayın Ananastasiadis'in Bürüksel'de yaptığı ve Rum basınından öğrendiğimiz görüşmesine dönük iç siyasete indeksli tepkisel bir açıklama yaptı. Dışımızda görüşüyorlar diye tepki gösterdi.Tepkisinin özü, Türkiye- Güney Lefkoşa görüşmesine dönüktü, neden görüştüler diye... .
Buna da hayret ettim.
Çünkü, Türkiye ve Güney Kıbrıs'ın doğrudan görüşmesinin kapısını aşan antlaşmayı onaylayan KKTC Görüşmecisi Sayın CB Eroğlu idi ve kendisi ve onun Müzakerecisi idi. Bu yolla da kendisi Atina'yı da ziyaret etmişti.
O günlerde bunun yol açacağı tehlikeleri işaret etmiş, ama süreçte etkin olunması gerektiğini söylemiştik.
Oluşmasına katkısını göz ardı ederek şikayet ediyor. Bu yapılan açıklama, tamamen iç siyasete, oynamak maksatlıdır. Hem Cumhurbaşkanı Akıncı'yı, hemde CTP- UBP Hükümetini küçültmek için yapılan bir açıklamadır. Ayrıca olayı sessizlikle izleyen milliyetçi çevrelerden de sempati toplamayı içermektedir.
Maalesef Sayın Tusk'un sözüdür Önemli olan.
"AB üyesi devlet, tüm 3. Ülkelerden için daha önemlidir". Bu yüzden konuyu bu gerçek temelinde ele almalı ve bunu göz ardı etmeden, toplumsal çıkarların, Federal çözüm içinde gerçekleşmesi için üretkenlik içinde olmalıyız.

HARMANLANMA
Bu gelişmeler içinde AB Dönem Başkanı Hollanda'nın Dışişleri Bakanı Sayın Bert Koanders ise çok önemli bulduğum bir açıklama yaptı. Şunu ifade etti.
"Kıbrıs sorununun çözümü ve müzakere başlıklarının zekice harmanlaması yapılmalıdır" dedi.
Onun bu sözü, bazı Güney Basın organlarından tepki aldı.
Çünkü bu gelişmeler, Sayın Bert'in ifade ettiği gibi, yani Türkiye'nin başlıkların açılması ile Federal çözüm, "zekice harmanlanırsa", bu çözümü tetikler. Rum basınında bu söze endişe beyan edenler, Federal çözümü tetikleyecek olan bu dinamiğe tepkilidir.
Evet, bence bu gelişmeler önemli ve Kıbrıs sorunun çözümüne ve görüşme sürecine olumlu etki yapacak olan zemine sahiptir
Nasıl ki Türkiye kendi meseleleri ile Mülteci sorununu harmanladı, nasıl ki Sayın Anasatasiadis, olayı, "Kıbrıs Cumhuriyetine dair Türkiye'nin yerine getirmesi gereken yükümlülükleri" diye tanımladığı olguları, çözüm sürecinde Kıbrıslı Türklere yönelik olarak, tek yanlı ağırlık kazanmak için harmanlamaya çalışıyor.
Bu mesele eğer, Kıbrıs sorununun olumlu olarak süren görüşme sürecine dayanarak , iki tarafı motive etmek ve zorlamak için, Federal Çözümle de bağlantılı harmanlanması, Federal çözümü daha erken ve olanaklı kılar..
2002'de Kıbrıs sorununun çözümü ile AB üyeliğini birbirine bağlamanın yol açtığı motivasyonu hatırladığımızda; geçmiş tecrübeler ışığında, şimdi bu mesele, Kıbrıs sorun çözümünü bu harmanlama yapılırsa, daha da hızlandırır..
Ama elimiz zayıftır.
Çünkü çözümsüzlük yüzünden biz Sarayönündeyiz, ama Bürüksel alanında Güney ve Türkiye ile birlikte herkes var. Bir tek biz, 2002'de yaşadığımız o akıl tutulması yüzünden yokuz.
Biz ise şimdi hakkımızda bunca önemli gelişine yaşanırken yaşadığı denizden bi -haber balıklar gibi, "garip" bir şekilde, Sarayönünde, Su meselesi ile protokolle ve iç siyasette, kim kimin kalesine gol atacak, kimi siyaset sahnesinden götüreceğiz veya kimi getireceğiz meseleleri ile uğraşıyoruz.
Şimdi yapıcı olarak devrede olmamız gereken zamandayız...
Bu süreçte evet, Türkiye'nin harmanladığı konuya yol açmak için ve Türkiye - AB görüşme sürecinin yeniden başlaması için destek olmalıyız.
Evet, bazı eleştirilerde var. AB, Türkiye'deki yargı ve demokrasi ile basın özgürlüğü konularında yaşanan olumsuzluklara gözünü kapatıyor denmektedir. Doğruluk payı da var.
Ayrıca Türkiye ciddi bir süreç yaşadı. AB üyelik sürecinin tıkanması üzerine Şangay Beşlisine üye olmaktan tutun, yüzünü Avrupa yerine Orta Doğu'ya da çevirme durumuna girdi.
Ama yaşanan tüm süreçlerde Türkiye siyaset yapımcıları çıkış yolunun, AB süreçleri olduğunu yeniden öne aldı.
Bu gelişmeler, AB içinde de yaşandı.
Onlarda bu süreçte yüzlerini Türkiye'den çevirmekle kendi çıkarlarının zarar gördüğünü yaşadılar.
Şimdi bu yaşanmışlıklar üzerinden oluşan yeni gelişmeler, Türkiye - AB süreçlerine yeni ve önemli bir ilerleme oluşmasına dönük zemin sağlıyor.
Eğer bu süreçler gelişirse, Türkiye - AB müzakereleri başlarsa, haklı olarak bugün eleştirilen ve endişe duyulan Türkiye'de gelişen demokratikleşmekten ve hukuktan uzaklaşma, otoriterleşmeye gitme gibi konularında olumlu temelde aşılması zemini gelişecektir.
Çünkü AB üyelik müzakereleri bunun yolunu açmaya dönüktür.
Hele, Kıbrıs Cumhuriyetinin, hep yazdım ve eleştirdim, aklımın almadığı şekilde, Türkiye - AB müzakerelerinde,; İnsan Hakları, demokrasi ve yargının AB standartlarına yükseltilmesini öngören 23. ve 24 . başlıklarının üzerine blokaj koyması ve şimdi bu blokajını kaldırmasıyla AB ile Türkiye'nin müzakeresinin başlaması gelişirse, bugün şikayet edilen pek çok şeyin aşılmasına bu çok ciddi bir zemin olacaktır.
Bu bakımdan yaşadığımız bu günler çok önemlidir.

DÜRBÜNÜN TERSİ İLE BAKMAK
Ama biz, bütün bu gelişmelere dürbünün tersi ile bakmaktayız. Küçük ve uzak.
Halbuki yaşanan bu süreç bizim için, geleceğimiz için, Ortak Vatan'nın siyasi eşitlik içinde Federal ilkelerde birleşmesi için önemlidir.
Perşembe günkü toplantı önemlidir. Bunu da gözlemleyip yorumlayacağız.
Ancak yazmadan duramayacağım.
Eğer Sayın Anastasiadis. Güneyde gerçekleşecek olan Mayıs ayındaki seçim baskısı ve bunun dar siyasi avantajı ile de hareket eder....Gelişmeleri, kendi dar çıkarları için, Federal çözümde Kıbrıs'lı Türklere dönük, Türkiye'yi sıkıştırarak, AB yi de bu zor zamanda çıkarcı bir şekilde değerlendirerek, yalnızca kendi dar çıkarları için kullanmaya çalışırsa; bu hem Ortak Vatan'a, hemde bu gelişmelerin yol açtığı yeni zeminden ötürü, Türkiye gibi bölgenin etkin bir devletinin, demokratik gelişmesine tıkacak olur. Bu ise Kıbrıs'ın her her iki toplumuna bölgeye Yunanistan'a ve Avrupa'ya olumsuz olarak yansır. Bunun tarihsel ceremesi ağır olur.
Perşembe günü önemli. Bunu da değerlendireceğiz.

CİDDİ FIRSAT
Bu gelişmeler bence ciddi bir fırsattır. Türkiye ve CB Sayın Akıncı ile Hükümet, Kıbrıs sorunun çözümüne motivasyon katabilecek bu gelişmeleri iyice değerlendirmelidir. Sayın Anastasiadis ise bu gelişmeleri, fırsatçılığın kurbanı yapmamalıdır. Bu gelişme yalnız Kıbrıs'a değil ama Türkiye ve Yunanistan'a, Avrupa ve bölgeye çok değişik ve olumlu bir atmosfer getirecek zeminleri içinde taşımaktadır.
Ferdi S. Soyer Mar 16 '16


Türkiye'deki seçimleri izledik. Seçimden başarı ile çıkan AK Parti, Haziran ayındaki seçim sonuçları ile meydana gelen gelişmelerden sonra, bir duruş geliştirdi.
Bunun ifadesi ise tek kelime ile İSTİKRAR dır.
Seçmenin önemli bir çoğunluğu, gerek güvenlik, ekonomik, gerekse dış politika açısından oluşan sıkıntıların yol açtığı endişelere dönük, sorumlu olarak AK Partiyi görsede, bunların aşılabilmesi için bildiği ve tanıdığı bir gücün yeniden görev almasını istedi.
İstikrar arayışı önemli oldu.
Bunu en fazla kullanan da AK Parti idi. Bunu yalnız kullanmadı Haziran ayından Kasım ayına kadar geçen sürede içte dıştan ve ekonomide yaşanan ciddi sıkıntıların nedeni de buna bağladı ve çıkış adresinin kendisi olduğunu da gösterdi .
Böylece istikrar adına farkı yalnız yaşam biçimi ile değil, ama pek çok diğer nedenle değişimden ürken ve mevcutu tedavi ederek devam ettirmek isteyen, "muhafazakar" düşüncelere sahip olan en geniş seçmen kitlelerinin de desteğini aldı.
Aldığı destek, Haziran seçimlerinde tercihini başka bir siyasi partiye yönlendiren insanlardan oldu.
Bunu, kendi gücünün üstüne ekledi ve %50'ye yakın oy aldı. Yani bir başka şekilde söylersek iki kişiden birinin oyunu aldı.

BİZDEKİ MUHAFAZAKARLAR
Bu, Türkiye'deki Muhafazakar anlayışın yaklaşımı ve yaşadığıdır. İstikrar vurgusu ve bunun gerektirdiği siyasi ifade ediş ve çözümleme biçimleri ile sonuç almak, onların ana hareket noktasıdır.
Peki bizdeki Muhafazakar anlayışların bugün geldiği Konak nedir?
Kendi içlerindeki Kurultay yarışında dahi, yarışı kazanmak için, siyasi krize gözü kapalı oynamak!
Bu dün de böyle idi, bugünde ayni oluyor.
Dün, UBP Kurultayında parti içi yarışı kazanmak için, iç siyasi istikrarı sarsmaktan, Muhafazakar anlayışın aktörleri hiç çekinmedi.
Bu muhafazakar anlayış ne yaptı?
En yakın ve yeni örneği, 2012'de yaşadıklarımız oldu.
UBP'nin Kurultayı binbir gece masallarına döndü. Mahkeme koridorlarına iş taşındı. Sonuçta parti bölünmeye gitti ve tek başına iktidarda olan UBP, Erken seçime gitmek zorunda kaldı.İktidarı kaybetti.
Bu krizin, bize veya bir başkasına getirdiği siyasi avantaj ve fayda, sonuç itibarı ile bu krizlerin ülke siyasetine, ekonomik ve demokratik sorunların bizzat kendisine getirdiği yük ve problemlerin yanında kanıma göre sönük kalır.
Bu ayrı bir tartışma konusudur ve bunu sol ve muhalefet anlayışı bakımından da değerlendirmek ve tartışmaya taşımak gerekir. Bu nedenle bu konudaki görüşlerimi de sonra yazacağım...
Şimdi, UBP'nin Kurultayı var.
UBP, 2013 seçimlerinden sonra yeniden koalisyon ortağı olarak hükümettedir. Yani Kurultayı yine Hükümette olduğu dönemde oluyor.
Ama, görüyoruz ki UBP; 2013'de Tek Başına Hükümet olduğu dönemde iç yarışını, "istikrar" olgusunu gözetmeden yapmanın yol açtığı siyasi krizlerin yol açtığı sonuçları değerlendirmeden bu Kurultayı yaşıyor..
2013'te Kurultay'da yaşananlardan, gerek kendisinin parti olarak, gerekse de ülkenin çok partili demokratik yaşamının, siyasi ortamın ve ekonomik, demokratik tüm alanların ve insan yaşamının aldığı yaraları görmeden, bundan sonuçlar çıkarmadan, şimdi ayni yaklaşımı, Hükümet ortağı olduğu dönemde yeniden üretmeye başladı.
UBP Kurultayında Başkan adaylarının çoğu, koalisyon hükümeti olmanın kendince yol açtığı sorunları karşıyarak, Kurultay'da sonuç alma yolu seçtiler.
Kimisi, UBP ve CTP 'nin siyasi karşıtlığının üzerine oynayarak, koalisyon olunmasına karşın, bu tarihi zıtlaşmanın bizzat kendisi ile sonuç almayı denedi.
Kendi partisini, "CTP'nin koltuk değneği" olmakla suçlayanları gördük.
Bu hükümetin programının, CTP - UBP Meclis Gruplarının oy birliği ile Meclis'in içinde buna oy vermeyen muhalefet partilerine karşın, onaylandığını göz ardı ettiler.
Böylece parti içi yarışta, yönetimde olanlara karşı avantaj elde etmek için tarihi husumeti kaşımaktan çekinmediler.....
Kimisi, eğer kazanırsa, hükümet protokolu ve diğer unsurları gözden geçireceklerini söyledi.
Hatta bazıları, Meclis'te, üç- beş ay önce, olumlu oy verdikleri hükümet programının, sorunları çözüm içeriğine sahip olmadığını dahi ifade etti.
Bunlar ayrıca erken seçim ve diğer başka sözlerde ifade ettiler.
Yani, Türkiye'deki muhafazakar siyasi anlayıştan farklı olarak, parti içi bir şeçim yarışında dahi, "istikrar" işini hiç öne koymadıklarını gösterdiler.
Kısacası, anın içinde, Kurultay başarısı, yada parti içinde gücü elde tutmak için, parti içi dertler nedeni ile siyasi krize yol açmanın kendilerine ve ülkeye getirdiği ağır bedeli yeniden göz ardı ettiler.
Dün; yani 1990 sonrası, üstelikte ezici çoğunlukla tek başına iktidar oldukları dönemde, iç krizlerde ve içlerinden DP'nin doğması ile 1993'te gitmek zorunda kaldıklarımerken seçim ve bu seçimde kaybettiklerini unuttular.
Bunu unuttukları UBP'nin DP bölünmesinden ders almadıkları gibi, bugün, UBP'de siyaset yapan tüm siyasi aktörlerin bizzat kendilerinin, yaşadıkları, 2013'te UBP Kurultay'ında olanlardan ötürü oluşan siyasi kriz nedeni ile hem kendilerinin, hemde ülkenin neler yaşadığını da çok kolay unuttular ve şimdi bunu yeniden yaşıyorlar.
Şimdi yine kendi Kurultayları ile ayni işi gündeme aldılar. Üstelik 2013 seçimlerinden sonra kaybettikleri hükümet olmayı koalisyonun ortağı olarak yeniden elde ettikleri zamanda bu aynen yaşanıyor.

AKAN SUDA YIKANMAK....
Şimdi, Önemli beklentilerle kurulan, CTP- UBP Hükümeti, UBP Kurultayı sonrası siyasi krizlerin içine düşerse, bu insanlar bilsin ki bunun en ağır sıkıntısını dünden daha ağır olarak UBP yaşayacaktır.....
Çünkü artık UBP'nin Muhafzakar insanların tek seçeneği olmayacağı bir ortam oluşuyor.
Ülkede artık istikrar arayan kesimlerin bu arayışını, kendi iç yarışları ile devamlı kesintiye uğratan bir siyasi parti, muhafazakar anlayışta olan insanların öncelikli tercihi olamayacaktır.
Kurulmaya çalışılan siyasi parti , "istikrara" önem veren, ama modern düzenlemeler de arzulayan muhafazakar kitleye çok daha cazip gelecektir.
"Istikrar" ifadesinin hedef kitlesi olan muhafazakar kesimleri, kendi iç yarışı ile siyasi krizlerin içine sürükleyen bu alanın siyasi partileri hep kaybeder. En yakın örnek yine Türkiye'dedir..
Türkiye'de "istikrar" ifadesinin algılayıcısı olan en geniş kesimler, Muhfazakar düşüncenin etkili siyasi partileri olan ANAP ve DYP Partilerini,
hem kendi içlerinde Kurultaylarında, hemde kendi aralarında yaşadıkları kısır tartışmalarla verimsizleşmeleri ve siyasi krizlerin yaratıcısı olmaları nedeni ile terk ettiler.
Bu yüzden bu muhafazakar kitle, arkadan gelen ve İSTİKRAR vurgusunu modernleşme ile ele alan AK Parti'de buluştu. İki tarihi muhafazakar parti de silindi gitti.
İşte bu yüzden muhafazakar olduğunu söyleyen, ama kendi iç yarışında istikrar ifadesinin tersine, siyasi kriz üreten UBP, bundan yaşananlardan sonuç çıkartmazsa, bilsin ki bu alanda kendi yerini dolduracak oluşumları üretecektir.
Dün kendi içinde siyasi kriz yaşayan UBP, DP'yi doğurmuştu.
Daha sonra UG'yi doğurdu.
Şimdi bir kez daha, Kurultayı nedeni ile siyasi krizlerin oluşmasının odağı olacaksa, bilinsin ki akan suda ikinci kez yıkanılamayacağı için, bu kez, doğurganlığını da kaybederek, muhafazakar kesimlerin içinde kendini bulacağı, yeni siyasi kurumlaşmanın hazırlayıcısı ve yaratıcısı olacaktır.
Ha,bu arada şunu da yazayım. Bu aşamada CTP'de, evet hiç bir şey mutlak değildir doğrusuna karşın, hükümetteki bakan değişimi adımı ile bu krizlerin aşılmasında destekleyici olamadı.
Çünkü, tarihi koalisyonun! Tarihi görevi! öncelikli olmalıydı.
Açık yazmak isterim, UBP Kurultayı siyasi istikrarsızlık ve kriz yaratırsa, bundan en fazla zararı görecek olan istikrar vurgusuna önem veren muhafazakâr UBP olacaktır.
Siyasi krizlerin, bizde sürekli muhafazakar hareketlerden gelişmesi ve bu krizlerde hep ayni kısırlığın, ağır memleket sorunlarına karşın, yaşanması nedeni ile Türkiye'de yaşanan burada da yaşanacaktır. Klasik muhafazakar partiler tükenecek, bu alanda yeni siyasi oluşumlar modern ifadelerle de siyasi yaşamda yerlerini alacaklardır...
UBP KURULTAYI ve KRİZ....

Türkiye'deki seçimleri izledik. Seçimden başarı ile çıkan AK Parti, Haziran ayındaki seçim sonuçları ile meydana gelen gelişmelerden sonra, bir duruş geliştirdi.
Bunun ifadesi ise tek kelime ile İSTİKRAR dır.
Seçmenin önemli bir çoğunluğu, gerek güvenlik, ekonomik, gerekse dış politika açısından oluşan sıkıntıların yol açtığı endişelere dönük, sorumlu olarak AK Partiyi görsede, bunların aşılabilmesi için bildiği ve tanıdığı bir gücün yeniden görev almasını istedi.
İstikrar arayışı önemli oldu.
Bunu en fazla kullanan da AK Parti idi. Bunu yalnız kullanmadı Haziran ayından Kasım ayına kadar geçen sürede içte dıştan ve ekonomide yaşanan ciddi sıkıntıların nedeni de buna bağladı ve çıkış adresinin kendisi olduğunu da gösterdi .
Böylece istikrar adına farkı yalnız yaşam biçimi ile değil, ama pek çok diğer nedenle değişimden ürken ve mevcutu tedavi ederek devam ettirmek isteyen, "muhafazakar" düşüncelere sahip olan en geniş seçmen kitlelerinin de desteğini aldı.
Aldığı destek, Haziran seçimlerinde tercihini başka bir siyasi partiye yönlendiren insanlardan oldu.
Bunu, kendi gücünün üstüne ekledi ve %50'ye yakın oy aldı. Yani bir başka şekilde söylersek iki kişiden birinin oyunu aldı.

BİZDEKİ MUHAFAZAKARLAR
Bu, Türkiye'deki Muhafazakar anlayışın yaklaşımı ve yaşadığıdır. İstikrar vurgusu ve bunun gerektirdiği siyasi ifade ediş ve çözümleme biçimleri ile sonuç almak, onların ana hareket noktasıdır.
Peki bizdeki Muhafazakar anlayışların bugün geldiği Konak nedir?
Kendi içlerindeki Kurultay yarışında dahi, yarışı kazanmak için, siyasi krize gözü kapalı oynamak!
Bu dün de böyle idi, bugünde ayni oluyor.
Dün, UBP Kurultayında parti içi yarışı kazanmak için, iç siyasi istikrarı sarsmaktan, Muhafazakar anlayışın aktörleri hiç çekinmedi.
Bu muhafazakar anlayış ne yaptı?
En yakın ve yeni örneği, 2012'de yaşadıklarımız oldu.
UBP'nin Kurultayı binbir gece masallarına döndü. Mahkeme koridorlarına iş taşındı. Sonuçta parti bölünmeye gitti ve tek başına iktidarda olan UBP, Erken seçime gitmek zorunda kaldı.İktidarı kaybetti.
Bu krizin, bize veya bir başkasına getirdiği siyasi avantaj ve fayda, sonuç itibarı ile bu krizlerin ülke siyasetine, ekonomik ve demokratik sorunların bizzat kendisine getirdiği yük ve problemlerin yanında kanıma göre sönük kalır.
Bu ayrı bir tartışma konusudur ve bunu sol ve muhalefet anlayışı bakımından da değerlendirmek ve tartışmaya taşımak gerekir. Bu nedenle bu konudaki görüşlerimi de sonra yazacağım...
Şimdi, UBP'nin Kurultayı var.
UBP, 2013 seçimlerinden sonra yeniden koalisyon ortağı olarak hükümettedir. Yani Kurultayı yine Hükümette olduğu dönemde oluyor.
Ama, görüyoruz ki UBP; 2013'de Tek Başına Hükümet olduğu dönemde iç yarışını, "istikrar" olgusunu gözetmeden yapmanın yol açtığı siyasi krizlerin yol açtığı sonuçları değerlendirmeden bu Kurultayı yaşıyor..
2013'te Kurultay'da yaşananlardan, gerek kendisinin parti olarak, gerekse de ülkenin çok partili demokratik yaşamının, siyasi ortamın ve ekonomik, demokratik tüm alanların ve insan yaşamının aldığı yaraları görmeden, bundan sonuçlar çıkarmadan, şimdi ayni yaklaşımı, Hükümet ortağı olduğu dönemde yeniden üretmeye başladı.
UBP Kurultayında Başkan adaylarının çoğu, koalisyon hükümeti olmanın kendince yol açtığı sorunları karşıyarak, Kurultay'da sonuç alma yolu seçtiler.
Kimisi, UBP ve CTP 'nin siyasi karşıtlığının üzerine oynayarak, koalisyon olunmasına karşın, bu tarihi zıtlaşmanın bizzat kendisi ile sonuç almayı denedi.
Kendi partisini, "CTP'nin koltuk değneği" olmakla suçlayanları gördük.
Bu hükümetin programının, CTP - UBP Meclis Gruplarının oy birliği ile Meclis'in içinde buna oy vermeyen muhalefet partilerine karşın, onaylandığını göz ardı ettiler.
Böylece parti içi yarışta, yönetimde olanlara karşı avantaj elde etmek için tarihi husumeti kaşımaktan çekinmediler.....
Kimisi, eğer kazanırsa, hükümet protokolu ve diğer unsurları gözden geçireceklerini söyledi.
Hatta bazıları, Meclis'te, üç- beş ay önce, olumlu oy verdikleri hükümet programının, sorunları çözüm içeriğine sahip olmadığını dahi ifade etti.
Bunlar ayrıca erken seçim ve diğer başka sözlerde ifade ettiler.
Yani, Türkiye'deki muhafazakar siyasi anlayıştan farklı olarak, parti içi bir şeçim yarışında dahi, "istikrar" işini hiç öne koymadıklarını gösterdiler.
Kısacası, anın içinde, Kurultay başarısı, yada parti içinde gücü elde tutmak için, parti içi dertler nedeni ile siyasi krize yol açmanın kendilerine ve ülkeye getirdiği ağır bedeli yeniden göz ardı ettiler.
Dün; yani 1990 sonrası, üstelikte ezici çoğunlukla tek başına iktidar oldukları dönemde, iç krizlerde ve içlerinden DP'nin doğması ile 1993'te gitmek zorunda kaldıklarımerken seçim ve bu seçimde kaybettiklerini unuttular.
Bunu unuttukları UBP'nin DP bölünmesinden ders almadıkları gibi, bugün, UBP'de siyaset yapan tüm siyasi aktörlerin bizzat kendilerinin, yaşadıkları, 2013'te UBP Kurultay'ında olanlardan ötürü oluşan siyasi kriz nedeni ile hem kendilerinin, hemde ülkenin neler yaşadığını da çok kolay unuttular ve şimdi bunu yeniden yaşıyorlar.
Şimdi yine kendi Kurultayları ile ayni işi gündeme aldılar. Üstelik 2013 seçimlerinden sonra kaybettikleri hükümet olmayı koalisyonun ortağı olarak yeniden elde ettikleri zamanda bu aynen yaşanıyor.

AKAN SUDA YIKANMAK....
Şimdi, Önemli beklentilerle kurulan, CTP- UBP Hükümeti, UBP Kurultayı sonrası siyasi krizlerin içine düşerse, bu insanlar bilsin ki bunun en ağır sıkıntısını dünden daha ağır olarak UBP yaşayacaktır.....
Çünkü artık UBP'nin Muhafzakar insanların tek seçeneği olmayacağı bir ortam oluşuyor.
Ülkede artık istikrar arayan kesimlerin bu arayışını, kendi iç yarışları ile devamlı kesintiye uğratan bir siyasi parti, muhafazakar anlayışta olan insanların öncelikli tercihi olamayacaktır.
Kurulmaya çalışılan siyasi parti , "istikrara" önem veren, ama modern düzenlemeler de arzulayan muhafazakar kitleye çok daha cazip gelecektir.
"Istikrar" ifadesinin hedef kitlesi olan muhafazakar kesimleri, kendi iç yarışı ile siyasi krizlerin içine sürükleyen bu alanın siyasi partileri hep kaybeder. En yakın örnek yine Türkiye'dedir..
Türkiye'de "istikrar" ifadesinin algılayıcısı olan en geniş kesimler, Muhfazakar düşüncenin etkili siyasi partileri olan ANAP ve DYP Partilerini,
hem kendi içlerinde Kurultaylarında, hemde kendi aralarında yaşadıkları kısır tartışmalarla verimsizleşmeleri ve siyasi krizlerin yaratıcısı olmaları nedeni ile terk ettiler.
Bu yüzden bu muhafazakar kitle, arkadan gelen ve İSTİKRAR vurgusunu modernleşme ile ele alan AK Parti'de buluştu. İki tarihi muhafazakar parti de silindi gitti.
İşte bu yüzden muhafazakar olduğunu söyleyen, ama kendi iç yarışında istikrar ifadesinin tersine, siyasi kriz üreten UBP, bundan yaşananlardan sonuç çıkartmazsa, bilsin ki bu alanda kendi yerini dolduracak oluşumları üretecektir.
Dün kendi içinde siyasi kriz yaşayan UBP, DP'yi doğurmuştu.
Daha sonra UG'yi doğurdu.
Şimdi bir kez daha, Kurultayı nedeni ile siyasi krizlerin oluşmasının odağı olacaksa, bilinsin ki akan suda ikinci kez yıkanılamayacağı için, bu kez, doğurganlığını da kaybederek, muhafazakar kesimlerin içinde kendini bulacağı, yeni siyasi kurumlaşmanın hazırlayıcısı ve yaratıcısı olacaktır.
Ha,bu arada şunu da yazayım. Bu aşamada CTP'de, evet hiç bir şey mutlak değildir doğrusuna karşın, hükümetteki bakan değişimi adımı ile bu krizlerin aşılmasında destekleyici olamadı.
Çünkü, tarihi koalisyonun! Tarihi görevi! öncelikli olmalıydı.
Açık yazmak isterim, UBP Kurultayı siyasi istikrarsızlık ve kriz yaratırsa, bundan en fazla zararı görecek olan istikrar vurgusuna önem veren muhafazakâr UBP olacaktır.
Siyasi krizlerin, bizde sürekli muhafazakar hareketlerden gelişmesi ve bu krizlerde hep ayni kısırlığın, ağır memleket sorunlarına karşın, yaşanması nedeni ile Türkiye'de yaşanan burada da yaşanacaktır. Klasik muhafazakar partiler tükenecek, bu alanda yeni siyasi oluşumlar modern ifadelerle de siyasi yaşamda yerlerini alacaklardır...
Kıbrıs sorunu çözüm sürecinde liderler görüşmesi, Mülkiyet başlığının ele alınmasıyla birlikte, şimdilik, taşlı, çukurlu yolla girdi. Sarsıntı ve sallanma olması doğal.
Eskiden bu tür yollara, "langufalı" yol derdik. Artık "modernleştiğimiz"için yazı ve konuşmada pek kullanılmıyor.
"Langufalı" yola girdik ya, hemen olumlunun yerini olumsuz beyanatlar aldı. İki tarafın liderlikleri bolca, "kırmızı çizgilerden" söz etmeye başladı.
Bu gelişme olur olmaz, hem Türkiye'de hemde Kıbrıs'ta yorumlar farklılaştı.
Bakın, Türkiye'de hükümet kaynaklarına yakınlığı ile bilinen bir yazar mesajını verdi.
"Eğer Mart ayına kadar Referanduma gidecek bir gelişme olmazsa, artık ortaklık devleti değil, mevcut durumun kabul edilmesi süreci başlayacak"deyi verdi. Bu görüşü da yetkililere dayandırdı.
Bu makale hemen Güney ve Kuzey basınında etkisini gösterdi.
Federal çözümden kaçmak isteyen Kuzeyin ve Güneyin statükocu çevreleri buna sarıldı.
Görüşme sürecini kesintiye ve başarısızlığa uğratmak isteyenler kolları sıvadı.
Güney Kıbrıs'ta ilginçtir, ayni döneme denk gelen bir şekilde önce Sayın Anastasiadis'ten başlayarak demeçler ve yorumlar ortalığı kapladı.
Mart ayına kadar bir gelişme olamayacağı ve Referandumun mümkün olmayacağı dile getirilmeye başlandı.
Bu ifadeler başka şeylerle güçlendirilmek istendi.
Hemen Kuzeyde olduğu gibi Güneyde de "B Planı ele alındı" haber - yorumları ortalığı sardı. B Planı ne imiş? Tıpkı kuzeydeki gibi bir farkı yok.
Planın birinci maddesi, "devleti güçlendirmek çalışmalarını öne almak". İkincisi Türkiye'yi sorumluluğunda köşeye sıkıştırmak, bunun için uluslararası çalışmalara koyulmak.
Aynen Kuzeyde de böyledir.
Görüşme sürecinin tıkanması ile hemen başlarlar, "bırakalım artık bu görüşmeleri, devleti güçlendirmeye bakalım ve dünyaya açılalım"söylemlerine.
Sanki Kuzeyde ve Güneyde Kıbrıs görüşmeleri nedeni ile ellerini tutan var", hedefi hemenden Devleti güçlendirme iddiası olarak değiştirenlerin.
Sanırsınız ki masaya iki tarafta otururken, görüşmeler nedeni ile devleti, ekonomiyi güçlendirme işine ara verdik diye karşılıklı antlaşması yaptılar..
Yalanın bini bir para.
Çünkü statükoyu sürdürmek çabası için insanlara anlatacak bir masalları olması lazımdır.
İşte bu gelişmeler olurken Orta Doğu'da işler daha bir karmaşıklaştı. Rusya'nın Suriye müdahalesi ve Avrupa'ya akan yüz binlerce mülteci, işi daha da karmaşık bir hale getirdi.

MERKEL ve ERDOĞAN, DAVUTOĞLU
İşte bu aşamada Avrupa ve AB konuya özü ayni, ama farklı bir yaklaşım geliştirdi.
Özü ayni. Çünkü mesele, Türkiye'ye AB sürecinde yeniden zemin sağlamak.
Almanya Başbakanı Sayın Merkel'in Türkiye ziyaretinde bu açıklığa kavuştu.
Bu ziyaret öncesi mülteci akını için Sayın Merkel'in gündeme getireceği konuları "ahlaksız teklif " diye yorumlayan basındaki kimi Türkiyeli siyasi yorumcular, Sayın Merkel'in ziyareti sonrası ortaya çıkan yaklaşımlara, sessiz kalmaları çok anlamlı oldu. Bu da olayın çok ciddi olduğunu göstermektedir.
Bu çerçevede ifade edilen ana nokta, Türkiye'nin büyük ölçüde tıkanan AB üyelik müzakerelerinin önünü açmak hedefi oldu.
Bu bence, hem Avrupa, hem Türkiye, hemde Kıbrıs sorunun çözüm süreci için çok olumlu bir yaklaşımdır.
İşte bu gelişme olur olmaz, hemen Güney Kıbrıs'tan sesler yükselmeye başlandı.
Türkiye'nin bloke edilen başlıklarının açılmaması için niyetler ifade edilmeye başlandı.
Ayni şekilde söz konusu başlıkların açılması için Türkiye'nin Kıbrıs'ta taviz vermesi, Maraş'ın iade edilmesi, Kıbrıs- AB katılım anlaşmasının Türkiye tarafından tanınması fikirleri yüksek perdeden ifade edilmeye başlandı.
Bunlar olmazsa Türkiye'nin müzakere başlıklarının üzerindeki vetolarını kaldırmayacaklarını söylemeye başladılar.
Bizim taraftan bu konuda açıktan bir ses gelmedi. Ama bu fırtına öncesi sesizliğe benzer.
Şimdi bazıları CB Sayın Akıncı'nın bu sözlere cevap vermesi gerektiğini ifade ediyor. Yani kavga derinleşsin!

AHLAK ve TEKLİF
İşte bu aşamada bu konuya değinmek istedim. Öncelikle Kıbrıs Rum egemen güçlerini iki temel konuda sorgulamak lazımdır.
Bunlardan biri Türkiye'yi köşeye sıkıştırarak Kıbrıs sorununa çözüm bulma stratejileridir. Bu streteji sorunu ne kadar çözüme götürdü?
Bu strateji, Kıbrıs Sorununu Çözüme götürmeyi bir yere bırakın, "çözümsüzlüğü çözüm " olarak gören Türkiye'nin ve Kuzeyin statükocularının ayrılığı sürdürme ve derinleştirme niyet ve amaçlarından başka bir hususa hizmet etmedi.
Bakın, çözüme en yakın olduğumuz dönem, Türkiye'nin köşeye sıkıştırıldığı değil, aksine, AB Genişleme sürecinde Türkiye'nin AB aday üyeliğini alması ve üyelik görüşmelerinin başladığı dönem oldu.
Bugün eğer, çözüm konusunda Sayın Akıncı ile Sayın Anastasiadis arasında süren görüşmelerde yeni pek çok yakınlaşma konusu oluşmuşsa, bu, işte o dönemin oluşan mirasının üzerine konan yeni hususlar olmuştur.
Yani Türkiye'yi köşeye sıkıştırma stratejisi kopuşu ve gerginliği getirirken, Türkiye
ile evrensel demokratik ve barışcı değerlerde buluşma iklim ve yakınlaşmanın geliştiği, 2002- 2008 dönemi, çözümü ve barışı en fazla yakınlaştıran dönem olmuştur.
Bunun sarsılması ile ve Güneyin Egemen güçlerinin, Sarkozy'li Fransa'nın etkisinde, Avrupa'nın Türkiye karşıtlığı ile malül olan aşırı muhafazakar şahinlerinin dümen suyuna girdiği andan itibaren, Kıbrıs'ta çözümsüzlüğün ve gerginliğin yeniden artması oluşmuştur.
İşte bu bağlamda, yeniden, "Türkiye'nin köşeye sıkıştırılma" stratejine başvurulması ile birlikte, Türkiye'nin AB üyelik sürecindeki başlıklar bloke edilmeye başlandı. Fransa'nın başını çektiği bu adımlardan da cesaret alan Güneyin egemen güçleri hızla Türkiye'nin AB Görüşme sürecindeki başlıklarını bloke etmeye başladı.
Bu çok yanlış ve süreci kesintiye uğratan adım oldu. Bunu ilk olarak sorgulamak istedim.
İkinci sorgulamak istediğim nokta Gümeyin bloke ettiği başlıklar konusudur. Çünkü bu hiçbir degere sığmaz.
Her şeyi bir yere bıraktım. Geçmişte de yazdım. Açık açık.
Ben Güneyin, Türkiye'nin AB üyelik sürecinde 23.ve 24. Fasılları bloke etmesini hiç ama hiç anlamadım. İçime de sindirmedim.
Çünkü bu Fasıllar, Demokratik özgürlükler, İnsan Hakları ve Yargı ile ilgili başlıklardır.
Bu nasıl bir anlayıştır ki bu başlıkları bloke ederek, Türkiye gibi bölgenin güçlü ve ayni zamanda Kıbrıs sorununda da taraf olan bir ülkeyi siz, Avrupai demokratik ve yargı değerlerinden uzak tutmayı hedefleyeceksiniz?
Bu bloke ile birlikte bugün Türkiye'nin içinde yaşanan sıkıntılara bakın.
Kıbrıs Rum tarafı veya Avrupa, günümüzde Türkiye'nin yargı, insan hakları ve demokratik değerlerde tartışmalı bir konumda bulunmasından mutlu mu?
Üstelik hangi siyasi çıkar, Türkiye'nin insanının, insan hakları, demokratik değerler ve Yargı'da da Avrupa'i değerler dışında kalmasını size savundurur?
Siz bunu yaparak, Kıbrıs sorunu ve Kürt sorunu gibi temel sorunların çözümü için, bir toplumda gelişmesi gereken demokratik ve paylaşımcı siyasi ve toplumsal bir kültürün darbelenmesi ile yol alabileceğinizi mi sanıyorsunuz?
Bu demokratik değerler ve bunların üzerinde yükselecek siyasi kültür, bu temel sorunların çözümü için oluşması gereken demokratik ve paylaşımcı kültürün besiyeridir. Siz bunun önünü tıkarken, statükocu ve militarist, şöven, anti demokratik gelişmeleri arzulayanların önü açarsınız.
Bu sorunların çözümüne destek değil, aksine köstek olursunuz...
Bunun da ne Kıbrıs insanına, ne Türkiye insanına mutluluk getirmeyeceği açıktır.
Peki 23. ve 24. Fasıllarının önünü tıkayan Güneyin egemen güçleri, bugün bu gelişmenin önünün tıkanması nedeni ile Türkiye insanın yaşadığı acılara da ortak değil mi?
Hangi hakla siz,bugün, Türkiye'deki anti- demokratik gelişmeleri eleştirebilirsiniz?
Ayni şey Avrupa içinde geçerlidir.
Hem demokratik değerlerin ve yargının Avrupayi değerlere göre şekillenmesini engelleneceksiniz, hemde eski anlayışın boy vermesi ile doğan sıkıntıları eleştireceksiniz. Bunun samimiyet neresinde.

ŞİMDİ ESKİ GUBUR YİNE..
Şimdi, Sayın Merkel'in son Türkiye ziyareti ile yeniden Türkiye'nin AB üyelik müzakerelerinde tıkanan başlıkların açılması gündeme geldi.
Bu gelir gelmez o,"Türkiye'yi köşeye sıkıştırma" eski Guburu yeniden kınından çıktı. Bu niyetin beyan edilmesi ile birlikte, Güneyin siyasileri hemen, 23. ve 24. Fasılların üzerindeki blokajlarını kaldırmayacakları yüksek perdeden beyan etmeye başladılar. Buda tam da görüşmelerin olumlu bir ortamda geliştiği ve Mülkiyet başlığı gibi yani "langufalı" bir yola girildiği zamanda oldu.
Bu gelişmenin yaşanması ile birlikte, Kıbrıs Türk tarafı ile masada çözmeleri gereken konuları hemen Türkiye'nin AB Görüşme sürecindeki bu gelişme ile birlikte derhal Türkiye'ye havale edip indeksllemeye başladılar.
Bunu da Fasılların üzerindeki blokajı kaldırmak için şart haline getirip, Maraş ve diğer konuları ele almak istediklerini ifade ettiler..
Bu üstelik bu yakllaşım, Federal Kıbrıs'ın Ortağı ve Ortak Vatan'ın parçası olan Kıbrıs Türk Toplumuna dönük olarakta son derece yakışıksız ve yapılan en büyük haksızlıktır.
Üstelik de bunu yapanlar da ikide bir, Kıbrıs Türk Toplumunu Türkiye'den bağımlılıktan kurtarma gibi lakırdıları da yapanlardır.

ATEŞ BİZİ YAKMADAN
Bakın akıl başa toplanmalıdır.
Orta Doğu'da yayılan bu yangın, şu anda yalnızca çatışmasızlık hali olan Kıbrıs'ı da eğer tam bu zamanda karşılıklı kabul edilebilir ve 11 Şubat 2014 mutabakına bağlı bir barışa ulaştıramazsak, bilelim ki bu adayı da içine çekebilecek ateşe çekim güçünü de içinde taşımaktadır.
Kıbrıs'ın iki toplumu da şunu iyi görmelidir.
En yakın örnek yine Türkiye'dir.
Kürt sorununa çözüm bulmak için başlayan ve pek çok olumluluk getiren çözüm süreci, yarattığı umut ve olumluk biter bitmez, nasıl bir felakete yol açtığını hiç göz ardı edemeyiz.
Bundan ders almalıyız.
Eğer başlayan ve gelişen içinde çözüme dönük pek çok yeni yakınlaşmaların oluştuğu Kıbrıs sorununa çözüm bulma görüşmeleri tıkanır ve bundan taraflar kendi leyhlerine, Türkiye'de bazı yazarların ifade ettiği veya Güneyde de Türkiye'yi köşeye sıkıştırma stratejistlerinin ifade ettiği gibi, tek taraflı sonuçlar elde edebileceği fırsatçılığı eşliğinde, deyim yerinde ise tavuk körlüğü ile mesele ele alınırsa, bilin ki Kıbrıs, yangın yerine dönen Orta Doğunun ateş dilimleri içine düşecektir.
Evet, Görüşmeler, "langufalı"yolda ilerlemeli. Sarsılacağız, sallanacağız. Ama bu langufalı yol bizi menzile ulaşmaktan alı koymamalıdır.
Bu langufalı yolun sonu, yani ulaşacağımız menzil olan Federal Kıbrıs huzur,kalıcı barış ve selamet doludur.




Ferdi S. Soyer Eki 23 '15 · Etiketler: merkel, kıbrıs, güney, kuzey


Yıllar boyu süren Kıbrıs sorunun, sıkıntılı ve çözüm aranan alanlarından biri olan Mülkiyet başlığında, kriterler konusunu ağırlıkla ele alan görüşmelere liderler indinde başlandı..
Yönetim ve Güç Paylaşımı gibi en önemli başlıklarda bu görüşmelerde yakınlaşmaların olduğu bir gerçektir. Bunun, olmasının çözüme dönük ciddi bir umut yarattığı da bir gerçektir..,
Işte umut ışığının yandığı bu ortamda, mülkiyet meselesinin görüşülmeye başlanması ile Kıbrıs sorununun çözüm sürecinde, bu yeni durum, çözümsüzlüğe oynayan iki tarafın statükocu odaklarını hemen bir yeni duruma sevk etti..
Çünkü bu önemli başlıkla ilgili olarak, bu aşamada, bu çetin konuyu aşmak ve ortak noktalar yaratabilmek için, sabır ve esneklik gerekir.
Dolayısı ile "Sabır ve Esneklik" gereken bir konu olduğu ve tek tek her insanı doğrudan ilgilendiren maddi bir değerle de bağlantılı olduğu içinde, iki tarafın statükocuları hemen konuyu kaşımaya başladılar.
Bu bakımdan bu yeni durum ele almadan önce, bu konuyu kaşıyanları, öncelikle bir ciddi bir eleştiriye tabi tutmak gerekir.
Önce kısaca bunların tezlerine bakalım:
Kuzeyin statükocuları tüm bu süre içinde bir noktayı ele aldılar.Tezleri tek idi.
Global Mal Takasını savundular.
Güneyin statükocuları da tüm bu zaman içinde tek bir teze sarıldılar.
Buda, tüm göçmenlerin evlerine dönmesi noktasından hareketle, iadenin tek yol olduğunu vurguladılar.
Bu iki tezin mümkün olabilen bir çözüm ortamına imkan sağlamadığı, hem mantıktan, hemde çözüme ulaşmak için kaybedilen 50 yıldan ötürü çok açıktır.
Ancak Siyasi çözüm ve barış için bu önemli soruna aşmak için bir yeni geçiş olanağını, yeni bir gelişme sağladı.
Bu da 2005 itibarı ile Annan Planı Referandumundan sonra Kuzeyde ele alınan ve 2006'da yürürlüğe giren Taşınmaz Mal Komisyonu yasası ile oluşan yeni durumdur.
Barış ve çözüm sağlamak ve bu önemli sorunsalı aşmak için söz konusu TMK yasasında önerilen ilkeler; iade, takas ve tazminat bütünlüğünü kapsıyordu.
Bunun sağlanması için, hem mal sahibinin, hemde kullanıcının, makul ölçüler çerçevesinde haklarını alma noktası, yasanın ana dayanağını oluşturdu.
Yani hem mal sahibi, hemde kullanıcı, kendini hakları temelinde, çözümün içinde bulacaktı.
İşte bu yeni durum bu zeminden doğdu.
Çünkü bu mantık , AHİM tarafından sorunun aşılması için makul bir yol olarak görüldü.
Bu mantık, 2010'da Demopulos Davası kararı ile evrensel hukuki kabul gören bir temele ulaştı. İşte bu yeni bir durum yaratmıştır.
Bu yeni durum, Kuzeyde Glabal Takas, Güneyde de tek yol olarak tam iade şeklinde ifade edilen ve çözümsüzlüğün sürmesine, statükonun devamından başka bir sonuç getirmeyen anlayışlardan farklı, evrensel kabul da gören, ciddi bir başka seçeneğin ortaya çıkmasını sağladı.
Bu yeni durum, yalnız mülkiyet konusunun aşılmasına değil, ama Federal çözümün gerçekleşmesi, yani mümkün olabilen iyi bir siyasi demokratik çözümün ve barışa ulaşmanın da ciddi bir şekilde kapısını açtı.
İşte yüzden bu gelişme, yeni ve iki taraf arasında ortak bir çözüm temeli bulmayı mümkün kılan çok ciddi bir zemin sağlamıştır.
Bu yüzden, yıllardır global takas ve tam iade olarak sorunu çıkmaza sokanların, şimdi bu mümkün olabileni boğma gayretleri var.
Bunlar şimdi, bu mümkün olabilen zemini toptan ret yerine, eski tezlerini esas kılarak bunu kötü gösterme yolunu tutmuşlardır.

STATÜKO BESLEYİCİLERİNE SORU
Bu, Türkçe ve Elence konuşan "statüko besleyicilere" şunu sormak gerekir.
Bu yeni ortaya çıkana dönük, yapıcı ve sonuç alıcı ne karşı öneriniz var?
Çünkü Glaobal Takas ve Tam İade temelli bir yaklaşımla mümkün olabilen bir çözüme gitmek mümkün olmadı.
Bu tezleriniz de biri ötekini ezmeden gerçekleşmesi de mümkün değil.
Eğer söylediğiniz gibi Federal çözümü, yani 11 Şubat 2014 Ortak Deklerasyonu da destekliyorsanız, çıkmazı bu güne kadar sağlayan o eski yaklaşımlarınıza, alternatif olarak çıkan ve AHİM 2010 Demopulos kararı ile çerçevesi çizilen yeni anlayışa dönük, farklı ne öneriniz var?
Hem mal sahibini, hemde kullanıcıyı, birini öteki karşısında mahkum etmeyecek ne öneriniz var?
Çünkü çözüm için ihtiyacımız olan tek bir şey vardır.
Sonuç, birini sevindirirken, diğerini ağlatmamalı.
Çözüm birine her şeyini kaybettirirken, diğerini herşeyin sahibi yapmamalıdır.
Birini zengin ederken, ötekini yoksullaştırmamalıdır..
Yani Çözüm, birini, diğeri karşısında ağlatmazken, kendi içinde de iki tarafın belli makul özverileri barış için yapmasına olanak sağlayacak bir ortak temel sağlamalıdır.
Çünkü kazanılacak olan hiç bir maddi değerle ölçülmeyecek olan barış ve adanın huzuru ile insanın insanlığı olacaktır.
Evet, iki tarafın Türkçe ve Elence konuşan çözümsüzlük lobileri.
Mülkiyet sorunun aşılması için 2010 AHİM kararına temel olan mantık dışında, çözüme katkı sağlayacak ne görüşleriniz var? Hadi bunu ifade edin.
Çünkü eski tezleriniz çözümü değil, çözümsüzlüğün sürmesine katkıdan başka bir şey getirmedi.
Eğer yoksa, susun ve kalın. El birliği ile mümkün olabilen zemini geliştirmeye ve çare aramaya yoğunlaşalım.
Ferdi S. Soyer Eki 15 '15
Türkiye'de yapılacak 1 Kasım seçimleri ile ilgili olarak partiler seçim bildirgelerini açıklıyor.
Bu bildirgelerde en fazla dikkati çeken nokta, özellikle ekonomik konularda, halkı ilgilendiren sosyal içerikli önermelerdir.
Türkiye'deki bu seçim döneminde gündeme giren bu gelişme; bir dönem, Dünyada başlayan ve bize de yansıyan, çalışan insanların ücretlerini baskılamak ve dolaylı vergileri artırıp, yaygınlaştırarak, ekonomik krizi aşmak için faturayı, en geniş halka kitlelerine kesmek üzerine kurulan ve kutsanan siyasetin tersidir..
Çünkü Türkiye'de 1 Kasım'da seçime girecek her parti, dünkünden farklı, kendi yaklaşımı ile asgari ücreti artırma ,emekliliklere artış ve sosyal destekleri artırmaktan söz ediyor.
Dün bırakın bunu iktidar partisinin önermesini, muhalefet partileri önerse dahi, bu önermeler ayıplanan ve popülizmle dalgalanmanın unsuru idi.
Üstelik bu önermelerin hedeflediği 1 Kasım Seçimine doğru gidişte, Türkiye ekonomisinde sıkışıklık ve sorunların olduğu açık bir gerçekliktir.
Dolayısı ile bu yeni durum; ekonomik sıkıntıları veya krizleri gerekçe göstererek, dün gündeme taşınan dar maliye politikası mantığının artık geçerli olmadığını göstermektedir.
Üstelik, dünyada bol ve ucuz emek üzerine kurulan o dünkü ekonomik anlayışın, günümüzde, artık sorgulanır olduğunu bu gelişmeler bize göstermektedir. Üstelik bu gelişmeler yalnız Türkiye'de oluşmuyor.
Baksanıza, seçimlerden çıkan ve seçim olgusunun şu anda yaşanmadığı İngiltere'de, Muhafazakar Partinin açıkladığı yeni sosyal düzenleme paketi şok bir etki yarattı.
Muhafazakar partiyi İngiltere'de İngiliz basını bu önermeleri nedeni ile, yolun sağında durup, soldan yürümeye çalışma içinde olmakla tanımlamaya başladı.
Özellikle İşci Partisinde Başkanlığı sol ağırlıklı Sayın Corbyn'in alması ile bağlantılı da bu gelişme yaşandı.
Dar Maliye politikasını en fazla savunan Muhafazakar Partinin, bu farklı tavrı esasında dünyadaki yeni gelişmenin yansımasıdır.
Yani, Avrupa'da bu eski anlayışı kutsayrak, medya gücü ile buna yer aşan muhafazakar partiler dahi, bu anlayışı farklılaştırmaya başladılar.
Çünkü karlılığı, bol ve ucuz emek üzerinden arayan kapitalist anlayış, bunun pazar darlığı ve diğer sosyal problemlerle birlikte sistemde sıkıntılara yol açtığını yaşamaya başladı.
Bu yaklaşımın, ekonomik krizleri aşmaya yetmediğini ve sosyal çalkantılara da yol açtığını yaşadılar.
Dolayısı ile krizin, bir başka yolla aşılması arayışlarına geçtiler.
Yani deyim yerinde ise "Marks'ın hayaleti" Avrupa'da, onları da düşündüren şekilde dolaşmaya devam ediyor.
Bu yeni gelişmenin yaşanmaya başlandığı bu dönemde, Türkiye'de, 1 Kasım seçimlerinde ücret baskılama üzerine kurulan politikanın da terk edilmeye başladığını görmekteyiz.
Çok ilginç.
Kuzey Kıbrıs'a, ekonomik paketlerle düşük ücret ve yüksek dolaylı vergi politikası dayatarak, uygulamaya sokulan anlayışın, öncülüğünü yapanlar, şimdi bunun tersini Türkiye'de seçim öncesi gündeme getirdiler.
Bu eski anlayışın ne kadar demode kaldığını, 1 Kasım seçimlerine dönük olarak Türkiye'de, AK Parti, CHP, MHP ve HDP seçim bildirgelerinde ifade edilen asgari ücret artırma ve ücretlerin üzerindeki baskılamaya son verme vaatleri göstermektedir.
Ancak, dün düşük ücret politikasını, ekonomik sıkıntıların aşılması için dün kutsayan ve bunu eleştiren bizleri, popülist diye tanımlayan Kuzey Kıbrıs'taki kimi liberal çevreler ile diğer kesimler ise Türkiye'de gelişen bu hadiseyi sessizce karşılamaktadır.
Bu politikayı savunmak için bizde mürekkep ve nefes tüketenler, şimdi dut yemiş bülbül gibi susmuşlardır.
Bunlar yanısıra, çıkış için biz, düşük ücret politikasını, popülizimden vaz geçmek olarak takdim eden Türkiye'nin kimi siyasi ve bürokratik çevreleri ile Türkiye Cumhuriyeti Yardım Heyeti mensupları, şimdi, Türkiye'de, AK Partinin de seçim bildirgesini belirleyen bu yeni yaklaşım için ne diyeceklerdir?
Üstelik bu eski politikayı kutsayan bazı yerel çevreler, daha bunlar yaşanmadan, 2009'dan itibaren uygulanan bu ekonomik anlayışın, insanların alım gücünü çok azaltması ile ticaret hacminde ve piyasada oluşan daralma yüzünden "sendikalarla birlikte, bizde yollara ineceğiz" açıklamaları yapmışlardı.
Bu açıklamalarla birlikte, iş insanlarının örgütleri, Hükümete, piyasa daralmasını engellemek için 13. Maaşların derhal ödenmesini ve maaş - ücret artışı yapılması çağrılarını yapmışlardı.
Bu gerçekte, bu dar maliye politikasının uygulandığı 2009'dan itibaren ekonomiye bu anlayışın bir katkı yapmadığının açık göstergesi değil mi?
Üstelik şimdi İngiltere'de, Muhafzakar Partinin kendi "fıtratına "denk olmayan sol tandaslı sosyal paket açıklaması ile birlikte bunu düşünürsek, olayın yerelden öteye bir anlam taşıdığını da gözlemleriz.
Üstelik, Türkiye'de, 1 Kasım seçimleri ile birlikte açık olarak gündeme gelen bu yeni adımında, tek başına, seçimle bağı olmadığını da düşünürüz.
Bir şey değişiyor.
Uygulanan ekonomi politikalar kapitalizmin krizi aşmaya yaramadı.
Bu yeni politikalar önerilirken, gündeme gelecek olan olgu kaynak meselesidir.
Evet, doğru.
Asgari Ücret artış vaadi yarışına, seçimler nedeni ile girilen Türkiye'de, bu mesele, geçen 7 Haziran seçimlerinde de tartışma konusu olmuştu..
CHP'nin 7 Haziran seçim bildirgesinde yer alan asgari ücret artış önerilerine AK Parti, bu zeminde eleştiri yapmıştı.
Şimdi, 1 Kasım seçimleri nedeni ile AK Parti bu eleştirisinin dışında bizzat kendisi artış önermesinde bulundu.
Demek ki kaynak meselesi, ayni zamanda niyet ve bakış açısı ile ilgilidir.
Peki, bu bizde nasıldır? Çünkü, Türkiye'den kaynak alan bir ülkeyiz.
Bu yüzden uygulanan bu dar maliye politikasını değiştirebilmek için, Türkiye'den destek konusu, bu siyaseti değiştirebilmek kapasitesinin bize sıkıntı getirebileceğini düşünmek ve bu yüzden buna soğuk bakışla pasif olarak bakmak mümkündür.
Bu sıkıntı nedeni ile buna soğuk durmak veya izlemede kalmak gündemde yer edebilir...
Ama bence bu da tartışmalıdır.
Çünkü 2009'dan itibaren uygulanan ekonomik politika ile oluşan kısmı iyileşmelere karşın, bu konunun bunca sıkıntıya karşın açılamadığı da bir gerçektir.
Yani cari giderlerimizi yüzde yüz karşılama gerçekleşememiştir.
Üstelik,savunma ve ekonominin ihtiyaç duyduğu pek çok destek ve teşvikin, yerel kaynak dışında olmasına karşın... Bu tam anlamı ile gelişememiştir.
Çünkü bu tedbirler yaşama geçirilirken ekonomi büyümemiş, Kıbrıs gerçeğinde ekonominin tetikleyici bir unsuru olan iç pazar, bırakın kapasitesinin korumayı daaralmıştır da.
Yani, 2009'dan itibaren uygulanan bu politika ile ekonomide açılımı ve büyümeyi olmayı bırakın, ciddi daralmalar olduğu da çok açıktır.
Çünkü bu politikanın mantığı, tüketimi azaltma ve ekonomiyi özellikle özel sektörü güçlendirerek büyütme üzerine kurulu idi. Bu olmadı.Gerçekleşmedi. Çünkü insanların alım gücünün düşmesi piyasaların daralmasını pek çok kurtarılma hedeflenen özel sektör kuruluşunun zora girmesini getirdi.
İşte bu yaşananları sağlıklı ve önyargısız ele almak gerekir.
Dolayıs ile bu ülkede, tasarruf tedbirlerini süreli ve bu ülkenin en geniş kesimlerinin desteği ile ele almayan, bunu da ekonomiyi geliştirme ve halkın alım gücünü korma bütünsel mantığı ile değerlendirmeyen modellerin hedeflediği sonuca gitmeyeceğini bu yaşanmışlık bize göstermektedir.
Bu yüzden Kıbrıs Türk halkı olarak; hem kaynakları, hemde tedbirleri geliştirme ve sorunları, yaşam ve demokratik standardı gözeterek ve Kıbrıs'ta çözüm perspektifi ile birlikte, devletin ve toplumun demokratik hukuk devleti temelinde yeniden düzenlenmesi olgusunu, bu bütünlük ile ele almazsak, bu çıkmazı yaşayacağımız artık kesindir..
Şimdi bu gelişmeler nedeni ile Türkiye'den bize, gelişme için ücretleri baskılama politikasını önerenlerin, seçim döneminde, orası için ücret artışı önermelerini, iri iri açılmış gözlerle izleyeceğiz.
Bunu da, "Ona varda, bana yok mu" hayıflanması ile uzaktan bakarak tepki içinde yaşayacağız..
Üstelik, TL kullandığımız ve ekonomi ile yaşam için pek şeyi dıştan ithal etmek zorunda kalan bir toplum olarak, ithalat için, döviz krizi ile birlikte, kendi toplumsal kaynağını bir nevi enflasyon vergisi olarak dışa daha fazla ödeyen ve kaynaklarını da bu nedenle daha da daraltan bir halk olarak, bunu izleyeceğiz.
Evet, Türkiye'de seçimler için ücret artışı önerilerini yapanlar, bize düşük ücret politikasının faydalarını artık anlatmasınlar.
Açık olan bir şey var. 1 Kasım seçimlerinde Türkiye'de seçimi hangi parti kaybederse etsin, tek kazanacak olan Asgari ücretliler olacaktır.
Artık bilinen ve öğretilenlerin dışında düşünmeye başlayalım.

Sayfalar: «« « ... 3 4 5 6 7 »